Toplum dediğimizde aklımıza, birlikte yaşayan insan sürülerinin tasviri çizilir. Oysa soyut isimler çoğu zaman beynimizde olduğundan çok daha farklı işlevlere sahiptir. İnanların ürün değiş tokuşu yapmaları gerekir ve bunun için de ekonomiye ihtiyaçları vardır. Ayrıca birbirlerini anlamak için bir de dile ihtiyaçları vardır. Ticari ilişkilerden ve iletişimden kaynaklanan sorunlar belirli kuralları gerektirir. Bu kuralları çiğnemeye karşı yaptırımlar için yasalar ve kanunlara ihtiyacımız vardır. Böylece toplum, bireylerin oluşturduğu bir kalabalık olarak değil; karmaşık ilişkiler bütünü olarak tasvirlenir.
Toplumsal yapının çökmemesi ve sürdürülebilmesi için çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bu anlayışı öne çıkaran klasik analiz Thomas Hobbes’a aittir. Hobbes, bireylerin yapaylıkla alakalı olmayan bir “doğa durumu” sonucu toplum oluşturdukları varsayımından başlar. Doğada herkes herkese karşı savaş halindedir ve “insan hayatı yalnız, yoksul, kötü ve kısa sürer”. İnsanlığın bu durumdan kurtulması için iki görüş öne sürülmüştür. İlki; insanların bir araya gelerek ortak bir politika dahilinde yaşamalarıdır. Bu konudaki görüşünü şöyle yorumlamıştır;
“Sanki insanlar, Doğa durumundan vazgeçerek topluma girdiklerinde, biri dışında hepsinin yasaların kısıtlamaları altında olmasında anlaşıyorlar; bu biri ise artan gücü, cezadan muaf ahlaksızlıklarıyla Doğa durumunun tüm özgürlüğünü hala muhafaza edebiliyor. Bu, insanların kokarcaların veya tilkilerin kendilerine verebilecekleri kötülüklerden sakınmaya çalıştıkları halde aslanlar tarafından yenilmekten memnun olacak kadar aptal olduklarını düşünmektir.”
Hobbes’un ileri sürdüğü diğer görüş ise; onları yönetebilecek konumdaki bir egemene baş eğmeleridir. John Locke, bu konuya dair yorumunu şu şekilde açıklamıştır;
“Herkesin herkese karşı savaş halinde olduğu basit doğa durumunda… Bir ahit yapılırsa, bu ahit herhangi bir makul şüphe halinde geçersizdir… Çünkü ilk önce ifa eden taraf diğer tarafın daha sonra ifa edeceğinden emin olamaz; sözlerin bağları insanların hırsına, tamahına, öfkesine ve diğer tutkularına gem vuramayacak kadar zayıftır… Dolayısıyla, ilk önce ifa eden, kendini düşmanın ellerine bırakmakla kalır.”
Hobbes’un öne sürdüğü doğa durumunda hiçbir karşılıklı güven blunmadığı için, asgari bir toplum ilişkisinin kurulması ve sürdürülmesi olanaksız kalacaktır. Denildiği gibi “sözlü vaat sözde kalır” ama Hobbes’un toplumunda “yazılı vaat bile sözde kalır”.Şu anki toplumumuza baktığımızda ise, bizlerin Hobbes’un bahsettiği kadar vahşi ve güvenilmez bir yer olmadığını gözlemliyoruz. İnsanın doğasında var olan “kendi çıkarını düşünme” nasıl bu denli bastırılmıştır?

Kır kurtlarına baktığımızda, kendi çıkarı adına hareket edip sürü arkadaşına ölümcül bir saldırıda bulunan kurtların, olaydan diğerlerinin haberi olduğu taktirde sürüden atılarak dışlandıklarını gözlemleyebiliriz. Çünkü sürü halinde yaşamak onların avantajınadır ve buna dahil olmayanlar tehlike olarak görülür. İşte bizim dayanışmamız da aynı bu düşünceyle gelişim göstermektedir. Zamanla, vahşi bir toplumdan dayanışmacı bir topluma geçmemizin sebebi, işbirlikçi bir evrimin gerçekleşmesidir. Darwin de bu konuya dikkat çekmiştir;
“Unutulmamalıdır ki yüksek bir ahlak standardı her bir bireysel insana ve çocuklarına aynı kabilenin diğer insanları karşısında çok az yarar sağlamasına ve hiç yarar sağlamamasına rağmen, iyi donanımlı insanların sayısındaki artış ve ahlaki standartlarındaki ilerleme bir kabileye diğeri karşısında kesinlikle önemli bir avantaj sağlar. Bir kabile büyük sayıda vatansever, cesur sadık, duygudaş ve birbirine bağlı üyelere sahipse onla birbirlerine yardım etmeye, ortak iyi için kendilerini feda etmeye hazır olacaklardır; bu kabile hiç kuşku yok ki diğer kabilelere göre daha başarılı olacak ve onları yenecektir. Bu doğal seçilimdir.”
Darwin’in bu sözleri, uzun süredir savunduğu görüşleriyle çelişiyor gibi göründüğünden, birçok kez tartışma konusu olmuştur. Oysa ortada hiçbir tutarsızlık yoktur; savaşta en saldırgan ve savaşçı olanların hayatta kaldığını öne süren teori, genlerin hayatta kalmaya yönelik yatkınlığını öne süren bir eğilimdir. Daha önceleri hayatta kalmanın yolu bu savaşçı kişilik olsa da değişen zaman ve ortamarla ilgili yeni şartlar dayanışmayı ve işbirliğini gerektiriyorsa, bu durumda en kötüler elenerek gelişim devam edecektir.

O halde neden hala toplumumuzda işbirlikçi olmayanlar mevcut? Doğal seçilim, insanları bu şekilde eleyerek ilerliyorsa neden hala kendi çıkarını düşünenler var?

İnsanlığın bu güne gelmesinde aktif rol oynamış olan evrimsel süreçler, tek bir formda düşünülemez; tek bir karakteristik özelliğe sahip olamayacak kadar karmaşık bir beyin ve milyonlarca dış faktöre sahibiz. Bu nedenledir ki, insanların işbirliği kurması gereken yerde bir araya gelmişler,  fakat olması gereken bir zaman diliminde kendi çıkarlarını düşünerek diğerinden bir adım ileri geçmişlerdir. Bu şekilde işleyen “kısasa kısas” sistemi hepimizi bir arada tutabildiği gibi bunu asırlarca sürdürmeyi başarmıştır.

Neviens Nobody

REKABET VE BENCİLLİK; atalarımızdan genler vasıtasıyla gelir. Daha açık bir söylemle, doğuştandır. İçinde bulunduğumuz kültür vasıtasıyla, yine içinde yaşadığımız topluluktan optimum düzeydeki "çıkarlarımız" için gerek eğitim gerekse edimsel davranışlarımızla, bu davranışları (bencillik, rekabet vb.) yönetmeyi öğreniriz.

Rekabet ve bencillik kavramlarını, gündelik hayatta, davranışlarımızı engelleyen "kötü", ilişkileri bozucu birer davranış gibi düşünsek de, aslında onları, farkında olmadan günlük normal hayatımızda da kullanmaktayız. Söz gelimi, fikirlerimizin doğruluğunu karşı tarafa savunurken, bizi bu tartışmadan haklı çıkartmaya çalışan güdü "rekabettir". Keza, benlik algısı dediğimiz ve kendimizi tüm davranışlarımızla tanımlamaya çalıştığımız algının varlığını sağlayan da "bencilliktir". Diğer bir deyişle, kendi benlik algımızı korumak, başkasına karşı savunmak, hakkımız olduğuna inandıklarımıza sahip çıkmak; rekabet-bencillik gibi duygu/güdülerin bizdeki motivasyonel etkileridir. Eğer beynimizde rekabet ve bencillik dediğimiz bu davranış yapıları olmasaydı, gerek bireysel gerekse grup olarak varlığın devamı mümkün olmazdı.

Genellikle, bizlerde bulunan duygu, güdü ve benzeri davranış kalıplarımızı, günümüz için düşünür ve bu davranışlarımızı eleştiririz. Halbuki bugünkü bu davranışlarımızın, bundan milyonlarca yıl evvel, bugünkü doğa şartlarının ve toplum anlayışının, yaşam biçimlerinin olmadığı zamanlardaki varlığımızın nedeni olduğunu, bugün hala varsak, beynimizin bu yapısından kaynaklandığını pek düşünmeyiz. Söz gelimi rekabet, bundan on binlerce yıl ve daha da önce yakın mahallerde yaşamış grupların dağılmadan bir arada kalmasına neden olmuş olabilir. Rekabet, bireysel olduğu kadar, grup olarak da o grubun değerlerini başka gruplara göre savunarak ve üstün görerek kendi değerlerini ve dolayısıyla kendi gruplarını koruma duygusu olarak ortaya çıkmıştır. Bu davranış, sadece insanlara mahsus değildir. Gruplar halinde yaşayan primatların (maymun vb.) kendi alanlarını korumak için diğer gruplarla rekabet ettiğini, savaştığını hatta diğer grubun fertlerini öldürdüklerini biliyoruz.

Bu arada, "motivasyon" kelimesini gündelik hayatta "fayda" sağlayan, itici güç içeren davranışlar için kullanırız. Halbuki motivasyon kelimesinin anlamı "movere" kelimesinden gelip "harekete geçirici" demektir. Bunun da anlamı, varsayalım, bir kişiye zarar vermek -örnek olarak "dövmek"- için harekete geçiren beyin fonksiyonlarından olan bu itici güç de "motivasyondur". Çünkü, beyin kimyasalları, stres hormonları -adrenalin, kortizol- eylem için kişiyi harekete geçirmiştir (motive etmiştir).

FREUD'un ifadesiyle bu davranışlar İD'in bir işlevidir. ("Süperego" ve "id"in savaşımı sonunda ortaya "ego" çıkar, diğer adıyla "ben").

Diğer taraftan nörobilimsel olarak baktığımızda bu davranışların sebebi, DUYGUSAL BEYİN olarak tanımlayacağımız LİMBİK SİSTEMin bir parçası olan ve beynimizin her iki yarım küresinde, beyin tabanına yakın bulunan AMİGDALA olarak isimlendirilen bölümlerin işlevidir. Rekabet ve bencillik için amigdalanın bu işlevine; şakaklarımızın biraz üzerine ve beynimizin biraz derinlerine denk gelen İNSULA ve ayrıca yine gözlerimizin hizasında ve beynin önündeki iki oluşum olan NUCLEUS ACCUMBENS eşlik eder.

Daha açık söylemek gerekirse, bahsi geçen beyin bölümleri yoksa, rekabet, kıskançlık vb. davranışlar da yoktur. Rekabet ve bencillik davranışlarının üreteci olan bu merkezlerin olmaması demek, bireyin kendi varlığını savunamaz hale gelmesi demektir ki bu da kendi türünün sonu anlamına gelir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi, bencillik, rekabet vb. davranışlarımızın merkezlerinin olmadığını varsaydığımız bir kişi, düşünebildiği halde, bu davranış biçimlerinin ne demek olduğunu algılayamaz, anlayamaz. Doğuştan görmeyen bir kişiye ışık kavramını anlatmak gibidir. Bunun anlamı, rekabet ve bencillik gibi davranış biçimleri beynimizin içine bizzat gömülü (işlenmiş/programlanmış) olarak doğarız demektir. Sonradan, çevremiz vasıtasıyla öğrenilerek, kazanılmazlar; düşüncemizin bir eseri değildir. Ancak, yukarıda da ifade edildiği gibi, çevrenin durumuna ve bireyin içinde yaşadığı toplumun tutarlılığına bağlı olarak ya baskılanır ve yönetilebilir hale gelir ya da daha fazla açığa çıkabilir. Bunun anlamı, doğuştan gelen bir potansiyel davranışın, kültür ve çevre tarafından işlenip, biçimlendiğidir.

Aslında, bu biçimlenmeye bağlı olarak; bencillik ve rekabet gibi kavramların ortaya çıkışına bakarak, bu tür davranış biçimlerinin doğuştan gelmediği, çevre tarafından "öğrenme" sonucu ortaya çıktığını düşünürüz. Bir başka deyişle, daha evvel rekabet ve benzeri davranış içinde bulunmayan, böyle bir davranışı sergilemeyen bir kişinin, iş dünyasına girdiğinde ve aldığı haz nedeniyle rekabet algısının bu kişide ortaya çıkmasını, rekabetin, bencilliğin vb. öğrenildiği için varolduğunu yani doğuştan gelmediğini düşündürür. Bu bir yanılgıdır. (Başka bir yazıda bu tür argümanların, çevre koşulları ile değil, aynısıyla "duygular" gibi doğuştan geldiğini, daha detaylı olarak aktarmaya çalışırız).

Bencillik ve rakabet gibi davranışları "kötü" birer davranış olarak algılamamızın, anlamlandırmamızın nedeni, zaten beynimizde varolan bu davranışları, kişinin yönetemediği, başkalarının güvenlik ve benlik alanlarını etkilediği, tehdit ettiği (zarar verdiği) durumlar içindir. Eğer, kültürel olarak (yetişme, yetiştirilme/eğitim) bu duygularımızı yönetemez hale gelirsek, bu defa, toplum tarafından dışlanma riski doğar.

Tabii ki, kıskançlık, rekabet, bencillik gibi kavramların çevre tarafından (eğitim, yetişme, yetiştirilme vb.) aynı derecede baskılanabileceği, yönetilebilir hale geleceğini söylemek doğru değildir. Çünkü, bu davranışların eğitime rağmen ne derece baskın veya ne derece yönetilebilir olacağı yine bu davranış programlarının genlerle gelen işlevsel baskınlığına bağlıdır. Aynı eğitimi alan iki kişinin, birinde etkili olan bir eğitim, diğerinde beklenen performansı göstermeyebilir. Bu, bir bakıma, bir kişiye iyi gelen penisilin ilacının bir başkasına alerji yapması hatta öldürmesi gibidir. Zaten bu farklılıklar bizi diğerimizden ayıran davranış ve düşünme biçimine iter. Ve biz buna KİŞİLİK diyoruz. Aksi halde hepimiz tek kalıptan çıkmış robotlar olurduk.

Özetlersek, genlerimizle gelen bu işlevlerin geçmiş bin hatta milyon yıllarda atalarımız için bir işe yaramış olmalı. Belli ki, bunun nedeni, o zamanki atalarımızın var olması ve varlığının devamı hatta bizlerin bugünkü varoluş nedeni, gerekli bir fonksiyon ve evrimsel sürecin bir parçası olarak ortaya çıkmış olduğudur.. 

Din, merkezinde bazı fikirler barındırır ve biz bunları kutsal ya da mübarek diye adlandırırız ya da benzer terimler kullanırız. Bu, şu anlama gelir: "İşte hakkında kötü söz söyleme izninizin olmadığı bir fikir ya da bir kavram; tek kelimeyle, bu yasaktır." Peki, neden olmasın? Çünkü yasaktır!

Eğer birisi sizin onaylamadığınız bir partiye oy verirse bu konuda onunla istediğiniz kadar tartışmakta serbestsiniz; herkes bir görüş bildirecek ama bu kimseyi rencide etmeyecektir. Eğer birisi vergilerin artması ya da azalması gerektiğini söylerse bu konuda da yorum yapmakta özgürsünüz. Ancak diğer yandan, birisi "Bir Sebt günü ışık düğmesine dokunmamalıyım." derse ona şöyle dersiniz: "Buna saygı duyarım."

Neden Muhafazakar Parti'yi ya da İşçi Partisi'ni, Cumhuriyetçileri ya da Demokratları, şu ya da bu model ekonomiyi ya da Windows yerine Macintosh'u desteklemek tamamen meşrudur da kainatın nasıl meydana geldiği ve onu kimin yarattığıyla ilgili bir fikir beyan etmek yasaktır? Kutsal meseleler olduğu için mi?

Meseleyi mantıklıca irdelediğinizde, böylesi fikirlerin diğer fikirlerle çekişebilmesi adına en az onlar kadar serbest olmamasının bir nedeni yoktur; tabi eğer söylenmemeleri gerektiğini aramızda bir şekilde kararlaştırmadıysak.

Douglas Adams
AHLAKLI OLSA DA OLMASA DA, KİŞİDEKİ EKSİK OLAN AKIL DEĞİLSE, O KİŞİYE CAHİL DİYEMEYİZ. OLSA OLSA YAZIDAKİ İFADEYİ KARŞILAMAK ÜZERE; KURNAZ, MENFAATKAR vb. KELİMELERİ KULLANABİLİRİZ.

Zaman zaman sosyal medyada, çerçeve içine yazılmış özdeyişler/aforizmalar görüyor bunların bazıları hoşumuza gidiyor olabilir. Zaman zaman bu ifadelerin kendi kavramları içinde çeliştiğine de rast gelebiliyoruz.

Bu seferki yazımızı, yandaki deyişin küçük bir eleştirisinden çok; akıl, zekâ, ahlak, kurnazlık gibi kavramlar üzerinden yapmayı düşündük.

Eğer çerçevedeki yazının eleştirisi ile başlarsak, “kurnaz” ve “cahil”, birbirlerinin yerine kullanılabilecek veya birbirlerini tamamlayan kavramlar değildir.

İsterseniz, öncelikle akıl, zekâ gibi kavramları formül haline getirip modelleyelim.

AKIL=Zeka+Bilgi+Duygu+Ahlak

Modeli/formülü açıklamaya çalışalım. Zeka dediğimiz kavramın en basit tanımı, en az iki şey (bilgi, iç veya dış uyaran, olay, cisim vb.) arasında ilişki kurmaktır. Basit bir örnek olarak, küçük çocukların, küp şeklindeki cismin yine küp şeklindeki, silindir biçimindeki bir cismi yine silindir şeklindeki bir deliğin içine yerleştirme çabasını gösterebiliriz. Bu ilişkiyi kurmaya yarayan, diğer bir deyişle bizim 'zeka' dediğimiz işlevin oluştuğu yer, alnımızın hemen arkasındaki “prefrontal korteks" adı verilen beyin bölgesidir. Buna göre, zeka yoksa akıl diye bir kavramdan söz edemeyiz. Formülümüzden tek bir argüman dahi yok olsa, “akıl” kavramı da yoktur. Çünkü akıl, eşitliğin sağındaki argümanların hepsinin bir arada katkısı ile oluşan işlevler topluluğuna ait bir kavramdır.

Mesela, aşağıda da açıklayacağımız üzere akıl dediğimiz kavramın içinde duygu vardır. Duyguyu formülün içinden çektiğimiz anda, yine akıl kavramından bahsedemeyiz.

Duygu, gündelik hayattan da bildiğimiz; üzüntü, sevinç, tiksinti, korku, kıskançlık, öfke vb. gibi kavramlardır.

Ahlak kavramı ise, duyguları da içine alacak şekilde gerek kendi benlik algımızla gerek başkaları ile olan ilişkiler bütünüdür. Hatta bu bütünlük içinde, insan olmayan diğer canlılarla olan ilişkiler de mevcuttur. Söz gelimi, kenarda, suyunu içmekte olan bir kediye durduk yerde tekme atmaya ahlaki daha doğrusu ahlaklı bir davranış olarak bakmayız.

Duygudan, tek başına bahsedebiliriz ancak ahlaktan bahsederken duyguyu ahlaktan ayıramayız. Kendimiz veya başkaları ile olan ilişkilerimizi 'iyi' veya 'kötü' gibi tanımlamayı yapabilmemizi duygular sağlar. Söz gelimi, iyi bir davranışta bulunduğumuz zaman seviniriz, mutlu oluruz, rahatlarız. Birisine haksızlık ettiğimizi düşünüyorsak, suçluluk hissederiz, üzülürüz vb. Görülüyor ki, ahlak dediğimiz ilişkiler bütününe ait kavram, duygularla mutlaka ilişkilidir. Buna göre, duygu denilen kavramı, ahlak kavramının içinden çekip alsak, ahlak kavramının kendisi de kalmaz. Duygular, ahlaki bir davranışın “iyi", “kötü”, “güzel”, “çirkin”, “yakışıksız bir davranış”, “takdire şayan bir davranış” vb. ahlaki davranışların nihai karar vericisidirler. Duygu olmadan, bir davranışın veya düşüncenin "ahlak" çerçevesinde nitelenemeyeceğini, tam bir benzetme olmasa da, kökleri olmayan bir ağacın, gövdesinin ve dallarının da olmayacağı örneğine benzetebiliriz.

Bu bilgilerden sonra, çerçevedeki yazıyı yorumlayalım.

Söz gelimi bir kişi, başkasının aklına gelmeyen bir yöntemle, hırsızlığa karşı korunmalı bir eve, tüm koruma yöntemlerini aşarak hırsızlık için girmişse, bu kişi “zekidir” ama “akıllı” değildir. Zekidir, çünkü, zekanın tanımı gereği, başkasının düşünemediği ilişkilendirmeleri yapmış ve girilemez diye düşünülen eve girebilmiştir. Buna karşılık, “akıllı” değildir çünkü, ahlak kurallarına uymamıştır. Eğer bu kişi yakalanırsa veya yaptığı iş açığa çıkarsa (hatta hırsızın kim olduğunu bilmesek bile) 'akılsızca' davrandığını söyleyebiliriz. Benzer şekilde, sizin banka hesabınıza giren bir hacker, zekidir ancak akıllı bir davranış göstermemiştir.

Bir öğrenci üniversite okumak için çok çalışmış, başkalarının alamadığı bir bursu, saygısını, sevgisini ve de sınavlarda bilgi ve zekasını kullanıp kazanmışsa, böyle kişiye 'akıllı' ifadesini kullanırız. Çünkü, yukarıdaki akıl formülümüzde olduğu gibi; bilgisini, zekasını ve ahlak dediğimiz ilişki kurallarını duyguları da katarak (sevgi, saygı vb.) kullanmış ve bursu elde etmiştir.

Bizler gündelik hayatta, yukarıdaki örnekteki öğrencide olduğu gibi 'zeki öğrenci' ile 'akıllı öğrenci' kavramını aynı anlamda kullanırız. Ola ki başka bir öğrenci, yukarıdaki bursu kazanan öğrenci ile aynı zekaya sahip olsa (her iki öğrenciyi zekâ testine tabi tutsak ve aynı zekada olduğunu saptamış olsak), ancak ikinci öğrenci, ilgili bursu çeşitli entrikalarla almış olsa ve sonradan bu entrika ortaya çıksa, kazandığı burs geri alınsa, bu öğrenci için 'akılsız' diyebiliriz ama 'zeki değil' diyemeyiz. Buradaki 'akılsızlığı', zeka ve bilgi eksikliğinden değil, konulmuş ilişki kuralları yani ahlak kurallarına  karşı gelmiş olduğundandır. Çünkü, bu öğrencinin, bir evvelki öğrenci kadar zeka puanına sahip olduğunu biliyoruz. Gündelik düşüncelerimizde böyle bir olay karşısında o öğrenciye, yine de, hem akılsız hem de zeki olmayan bir gözle bakmak, kendimizin, olaylara objektif bakamadığımız, gerçek tanımlardan ziyade duygularımızı bakış açımıza karıştırdığımız içindir.

Zekâ, alın lobumuzla ilgili iken, duygularımız ve ahlak denilen kavramlar, beynimizin ortasındaki duygusal beynimiz diğer adıyla “limbik sistem” olarak adlandırılan bölümün bir eseridir. Şu halde, bir kişi zeki olabilirken akıllı da olabilir akılsız da olabilir.

Ahlak denilen kavram, içinde yaşadığımız topluma göre değişir. Dolayısıyla izafidir/görelidir. Şöyle bir uç örnek verelim. Başka bir ülkeden görevli olarak gelen ve bizim devlet sırlarımızı çalmaya çalışan bir kişiyi, bizler 'casus' olarak tanımlarız. Bu kişi, kendi görevi esnasında yakalanmış olsa -hatta yakalanmasa ama bir casusluk olduğu ortaya çıksa- onu 'akılsız' olarak niteleriz. Halbuki o, aslında zeki olduğu için bizim ülkemize gönderilmiştir; bizim güvenliğimizi etkileyecektir. (Güvenlik, güven duyma vb. gibi kavramlar, duygu kavramlarıdır ve ahlakın da argümanlarıdır. Bunun için Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi tablosuna bakılabilir). Şu halde, bu kişi bizim için casustur, ahlaksızdır ve akılsızdır. Ve yakalanmıştır. Çünkü bu yaftaları koyabilmek, onun yakalanması en azından yaptıklarının açığa çıkmış olması gerekir. Casusluk yaparak, bizim ahlak kurallarımıza karşı gelmiştir. Bu kişinin “akılsız” davrandığını söyleyebiliriz; ancak, “zeki olmadığını” söyleyemeyiz.

Buna karşılık, bizim 'casus' olarak nitelediğimiz aynı kişinin, kendi ülkesinde yapılan niteleme 'ajan'dır. Ve kendi ülkesi için zekidir, akıllıdır ve ahlaklıdır. Çünkü, kendileri için faydalı bir şey yapmakta olup yine kendileri için (en azından onu görevlendiren resmi örgüt için) ahlaksız bir davranış değildir.

Görülüyor ki, casus ve ajan aynı kişiye farklı tarafların yaptığı nitelemelerdir. Buna göre 'ahlak', o toplum tarafından kabul gören davranışlara bağlı olarak izafi/göreli kavram iken; zeka, bilgileri ilişkilendirme derecesine bağlı olarak izafi/göreli bir kavramdır.

Gerek zekanın, gerekse ahlak kavramının referans aldığı çıkış noktaları hem günlük hayattaki uygulamalara bakarak farklıdır, hem de beynimizin farklı yerlerinin ürünüdür. Tekrarlayacak olursak, zekâ, alın lobuna ait bir işlev iken, ahlak, beynin ortasında bulunan limbik sistem denilen bölümün bir işlevidir.

Nihai olarak, bir kişinin yapılan bir test sonucu ölçülen zekasının (hatta ortalamadan yüksek bir zekâya sahip) olduğunu varsayarsak bu kişinin konulan “davranış kurallarına uymasına” bağlı olarak 'ahlaklı' ve dolayısıyla 'akıllı', kurallara karşı gelmesine bağlı olarak 'ahlaksız' ve dolayısıyla 'akılsız' olduğunu söyleyebiliriz. Şu halde bu kişi, akıllı da davransa akılsız da davransa aynı zekâya sahiptir.

Daha da özetle aynı zekayı toplum yararına kullanmaya akıllı, zararına kullanmaya ise akılsız tabir ediyoruz. Onun içindir ki akıl ve zeka farklı kavramlardır.

Kurnaz olan bir kişi, ahlaki olmayabilir ama zekidir. Çünkü, o kurnazlığı veya zekayı kullanacak bilgi birikimi vardır. Onun içindir ki, Ezop'un, Grimm Kardeşlerin masallarında veya La Fontaine’nin fabllarındaki tilkiler kurnaz (zeki) ama ahlak kurallarına karşı gelen insanları temsil etmek üzere resmedilmişlerdir. Fabllardaki tilkiler cahil değillerdir.

Yine uç bir örnek verirsek, bir seri katilin onca cinayetine rağmen yakalanmamasına bağlı olarak "zeki bir adam" nitelemesi yapabiliriz ama “akıllı bir adam” ifadesi doğru olmayacaktır. Ve yine kanun boşluklarından yararlanarak vergi kaçıran kişiler, zekidir, kurnazdır ama onlar için akıllı nitelemesi yapmak doğru bir kullanım değildir. Bu kişiler için "akıllı adam" şeklinde bir tanımlama yapıyor olsak da böyle bir kullanım, alay etmek/hicvetmek, güvenilmez kişi anlamındaki kullanımdır.

Dolayısıyla çerçevedeki yazıda, “cahil” ile “kurnazlık” benzer kavramlar olarak değerlendirilmiş ve yanılgıya düşülmüştür. Çünkü, “kurnazlık”, sahip olduğu bilgi birikimini dolayısıyla zekasını ahlak kurallarına rağmen, kendi çıkarlarına kullanan kişinin davranışına yapılan nitelemedir. Bilgi birikimine sahip böyle bir kişi “cahil” olarak nitelenemez. Aynı kişi, bu menfaati, sadece kendisi için değil, kendisinin de içinde bulunduğu fayda göreceği bir grup veya topluluk için sağlamış olsaydı, bu defa 'kurnaz' ifadesi ile değil; "zeki", "ahlaklı" ve dolayısıyla “akıllı” bir kişi olarak nitelenecekti.

Erol


Doomsday Book (Kıyamet Kitabı), 3 farklı hikayeden oluşan 2012 yapımı bir Güney Kore filmidir. Her hikaye, kendi içerisinde insanlığın geleceğine yönelmiş imgesel bir bakış açısı taşımaktadır. Bu hikayelerin adları sırasıyla şu şekildedir:

• A Brave New World (Cesur Yeni Dünya)
• The Heavenly Creature (İlahi Varlık)
• Happy Birthday (Nice Senelere)
    Yönetmenliğini Ji-woon Kim ile Pil-Sung Yim'in üstlendiği bu üç farklı hikayeden özellikle ikincisi blogun konseptine uyduğu ve diğer hikayelere kıyasla daha elle tutulur bir bilim kurgu zemini sunduğu için ön plana çıkmaktadır. Önce yayımlanmayacak iki hikayenin ana hatlarına ilişkin kısa açıklamalar ile başlayalım.

    A Brave New World, mutasyona uğrayan bir virüsün insanları zombi benzeri varlıklar haline getirdiği bir durumu işlemektedir. Bu klişe hikaye, özellikle başlardaki mizah anlayışı ve sondaki insanlığın belleğinin yine de varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği sorusu ile birlikte vasat olmaktan kurtulmaktadır. Kolaylıkla tahmin edileceği gibi, bu virüsün yayılması ile dünyada kaos hakim olmakta ve bir kıyamet senaryosu kendisini göstermektedir.

    Happy Birthday, diğer iki hikayenin aksine, fantastik denilecek bir senaryoya sahiptir. Babasının 8 numaralı bilardo topunun çatladığını gören minik kız, internetten bir bilardo topu sipariş eder, ancak sipariş ettiği site bir uzaylı sitesidir ve dünyaya 10 km çaplı bir bilardo topunu fırlatarak teslim edilmesine sebep olur. Görüldüğü üzere, ayağı sağlam bir hareket noktasına basmak yerine daha ipe sapa gelmez bir fikri benimseyen bu hikaye, yine bir kıyamet senaryosu olarak karşımızda dursa da, geri planda insanların kıyamete doğru giderken gösterdikleri tepkileri ve dünyanın sonunun gelme sebebinin belki de bu olağan dışı durum olmadığının, aksine, zaten kaçınılmaz bir son olduğunun altını çizme gayesini taşımaktadır.

    The Heavenly Creature, bu üç hikaye arasında felsefi derinliği ve bilim kurgusal gerçekliği ile ön plana çıkmaktadır. İleriki bir tarihte, belirli işleri yapmakla görevli robotların üretildiği bir dönemde geçen hikaye, bir tapınaktaki robotun aydınlanma yaşamasını konu edinir. Daha doğru bir ifade ile, tapınaktaki rahipler, robotun aydınlanma yaşadığını ve Buda olduğunu düşünürler ve robot fabrikasının da bu durumu teyit etmesini isterler. Oysa işler umulduğu gibi gitmez ve fabrika, bilinç geliştiren ve hatta kendisini Nirvana'ya ulaştıran bir robotu hoş görme eğilimi göstermez.

    Bu hikayede, öncelikle robotun rahipler ve fabrika yetkilileri ile giriştiği sohbetler oldukça önem arz etmektedir. Budizm felsefesinden izler taşıyan bu konuşmalar, gerçekten de bir robotun aydınlanma yaşayıp yaşayamayacağını düşündürtmektedir. Elbette ki, bu hikaye, engin bir alan olan bilim kurgu içerisinde kendisine özgün ve sarsılmaz bir yer edinemeyecek bir altyapıya sahiptir, bu bakımdan izleyicinin bir aydınlanma yaşaması mümkün değildir, ancak yine de, ele alınan konu ve bunun minimal işlenişinin zarifliği oldukça etkileyicidir.

    Kendi varlığını sorgulayan ve kendisine verilen bilincin ötesine geçen bir robot, bir anlamda bizlerin evrimsel süreçteki ilerleyişimizin ve artık bulunduğumuz noktanın birebir olmasa bile bir şekilde yansımasını içermektedir. Bununla birlikte, fabrika yetkililerinin bu bilinçten korkması ve bu bilinçli robotların insanların yerini alacağından çekinmesi, haklı bir tedirginlik olarak görülse de, Nirvana'ya ulaşan robotun buna verdiği karşılık oldukça dikkat çekicidir.

    Elbette ki "spoiler" olmaması adına birtakım bilgileri burada sunamayacağım, ancak filmin son sahnesi, tartışmaya açık ve bir o kadar da ilgi çekicidir.

    Tekrar edecek olursak, kusursuz ve orijinal bir senaryoya sahip olmasa da, doğrudan robot mekaniği ile felsefe arasında bir ilişki kurulmuş olması, filmin bu hikayesinin dikkat çekici yanıdır ve sırf bu açıdan bile göz atılmayı hak etmektedir. Hele ki Budizm gibi Uzakdoğu felsefelerinin izlerini görmek ve bu bakımdan klasik bir bilim kurgu ögesini irdeleme fırsatı sunduğu için oldukça değerli bir örnektir.

    Hayyam


    BILL COSBY’NİN BU CÜMLESİNİ DOĞRU KILAN FAKTÖRLER NEDİR?
    Elbette ki bu, bizim kişiliğimizle bağlantılıdır. Tüm insanları aynı biçimdeki davranış ve düşüncelerle memnun edemeyiz. Benzer şekilde, bulunduğumuz grubun içinden biri çıksa, kendimiz de dahil olmak üzere grubun tamamını memnun etmeye çalışsa, böyle bir şansı olmayacaktır. 

    Peki, bu neden böyledir? Aslında, hepimizde “irade” denilen mekanizma olduğu halde, sahip olduğumuz (!) bu irade mekanizması ile neden memnun olmuyoruz? 

    O zaman, hikayenin en başından, kişilik nedir? diye sorarak başlayalım.

    Kişilik denilen kavram; mizaç diğer adıyla huy, karakter, zekâ ve yeteneklerden meydana gelir. Kişilik, değişen dış uyaranlar (çevre şartları) ve iç uyaranların (ruh hali) o anki durumuna bağlı olarak bir veya birkaçını gösterdiğimiz ve sadece o kişiye ait olan binlerce davranış biçimimizin toplamıdır. Buradan şu anlam çıkmaktadır ki, bahsi geçen bu "binlerce" vasfın/özelliğin toplamının bire bir aynısını bir başka kişide görmek mümkün değildir. Onun içindir ki, birçok literatür, Dünya'daki kişi sayısı kadar kişilik olduğundan bahseder. (Düşüncelerimiz, akıl yürütmelerimiz, algılarımız, rüyalarımız vb. bilinçli ve bilinçsiz eylemler de “davranış” olarak adlandırılmaktadır).

    Kişiliği oluşturan argümanlardan mizaç (huy), genlerimizle gelen özelliklerimizdir. Otonom sinir sisteminin özelliği veya iç salgı bezlerinin az ya da çok çalışması gibi soyaçekimle gelmiş olan fizyolojik özelliklerimizin neden olduğu psikolojik tutumlarımızdır. Çabuk kızmak, sıkılmak, neşelenmek, öfkelenmek, hareketli ya da hareketsiz kalmak vb.

    Karakter ise, daha çok, çevrenin değer yargılarının, kişideki bedensel, duygusal ve zihinsel etkileriyle oluşan davranışlardır. Çocukluk çağımızdan itibaren aile, okul, içinde yaşadığımız toplum vb. çevre etkileriyle oluşur. Çocukluktan itibaren de gelişmeye ve değişmeye devam eder. Karakterimiz, içinde yaşadığımız kültüre bağlı olarak kişiliğimizin “değişebilen” kısmıdır. Söz gelimi, bundan yirmi sene evvelki bir davranışı/alışkanlığı, yıllar içinde farkında olmadan bırakmış veya tam tersi, otuz yaşımızda olmayan bir davranış veya alışkanlığımızın, yıllar içinde kazanıp elli yaşımızda ortaya çıkması örnek gösterilebilir.

    Bir başka örnek olarak, eskilerin düşüncesi ile, “büyüklerin karşısında sigara içilmez, bacak bacak üzerine atılmaz” gibi davranışlar, genlerin değil, kültürün oluşturduğu karakter özelliklerimizdendir. Gelenek-görenek, örf ve adetlerimiz ve dinlerin, bizlere kazandırdığı davranış alışkanlıkları da, kişiliğimizi oluşturan karakter özelliklerimizdendir. Kişiliğimizi tamamlayan diğer faktörler de, yukarıda ifade ettiğimiz gibi zekamız ve yeteneklerimizdir.

    Görülüyor ki, davranışlarımızı ve dolayısıyla kişiliğimizi belirleyen birincil faktör genlerimizdir. Bunun anlamı şudur. Siz, ne yaparsanız yapınız, sizi nasıl yetiştirirlerse yetiştirsinler, bizim beyin yapımızın da temeli olduğu için, genlerimizin müsaade ettiğinden daha fazlası olamayız. (Teknolojik herhangi bir müdahaleyi kastetmiyoruz. Hele gelecekte, beyne harici yapılacak modülasyonlarla, beynin neler yapabileceği konusunu henüz bilmiyoruz). Eğer, doğduktan sonra yetişme, beslenme, kültür gibi faktörler ile istediğimizi olabilseydik, hepimiz birer Beethoven, birer Einstein, birer Leonardo Da Vinci olurduk. Diyebilirsiniz ki, bunlar birer yetenek ve dolayısıyla kişiliğimize dahil edilemezler. Tanımımıza göre bunlar da kişiliğimizin bir parçasıdırlar. Çünkü, yetenekler de, şu veya bu şekilde size ait davranış kalıplarıdır ve sizin ürettiğiniz her şey sizin kişiliğinizin parçasıdır. Yetenek de olsa, gösterdiğiniz bu davranış başkasının değil sizindir. Bir insanın düşünme biçimi de dahil olmak üzere o kişi ile ilgili her şeyin toplamı, o bireyin kişiliğini oluşturur. Hatta, o kişinin, kendisinin bile farkında olmadığı, başkaları tarafından fark edilen davranışları dahi onun kişiliğidir. Söz gelimi, kişinin kendisinin farkında olmadığı bir tik  onun kişiliğinin bir parçasıdır.

    Kişiliğimizin birincil faktörü deyip genlerimize tekrar dönecek olursak şunları söyleyebiliriz. Daha sperm ve yumurta iken başlayan bu süreç,  sonraki zamanda, anne karnında iken, annenin yaşam biçimi, yediği-içtiği, yaşadığı stres de dahil, kişiliğimizi biçimlendirmeye devam eder. Doğduktan sonra, içinde bulunduğumuz coğrafya, ebeveyn ve çevremizin bizi yetiştirme ve yetişme şekli, koşullanmalarımız beynimizde, genlerimizin temelini oluşturduğu nöronal bağlantıların (beyin hücreleri arasındaki bağların) kurulmasında rol oynar.

    Bunun anlamı şudur. Herhangi iki kişi alalım. Beyinlerinin aynı yerindeki on adet sinir hücresine baktığımızda, her iki kişideki sinir hücrelerinin birbiri ile kurduğu sinir uzantılarının (akson ve dendritler) farklı olduğunu görürüz. Diğer bir deyişle, bir olay olduğunda kişilerden biri için beyinde A sinir hücresi B sinir hücresine sinyal gönderirken, aynı olay için diğer kişide A sinir hücresi C sinir hücresine sinyal gönderir. Bunun nedeni, genler de dahil olmak üzere, anne karnında başlayan bu yolculuğun, yukarıda sayılan diğer faktörlerin de etkisiyle, iki farklı kişide beyninin aynı yerindeki aynı beyin hücrelerinin birbirleri ile, farklı sinirsel bağlantılar kurmasıdır. Bu bağlantı farklılıklarını sadece bir kaç beyin hücresi için değil, beynimizdeki 100 milyar (son araştırmalara göre 86 milyar) hücre ve bunların birbirleri ile yaptığı trilyonlarca bağlantının karmaşıklığını ve de bu bağlantıların benzemezliğini düşünürsek, aynı olayın, iki farklı kişi için bire bir aynı şekilde algılanması imkansızdır. Farklı bağlantılar, farklı kişilik tipolojilerini oluşturmuştur. Tabii ki bu benzemezliği yaratanın nedeni olarak sadece bağlantıları değil, aynı zamanda, hormonlarımızdaki ve  daha yüzlerce etkene bağlı farklılığı düşünecek olursak, neredeyse sonsuz algılar dizisi (sekans) ve buna bağlı olarak da başkalarına benzemeyen düşünceler ve davranışlar ortaya çıkacak demektir. Gerek duygusal gerekse mantıksal çatışmaların nedeni de budur. Çünkü, kişilerin de doğruları farklı olacaktır.

    Sadece, tek bir beyin sinir hücresinin, diğerleri ile 1000 ila 15.000 arasında bağlantı kurmak üzere kablo oluşturduğunu da ilave edersek, hiç bir insan beyninin bu muazzam bağlantı farkından dolayı diğeriyle aynı olmadığını, bunun da anlamının, aynı olay karşısında farklı iki kişinin beyinlerindeki sinyallerin birbirine hemen hemen hiç benzemediği düşüncesi bir kere daha ortaya çıkar.

    Peki bu faklılıklar ortaya ne çıkartır? Beynimizde, irademizin dışında olan bağlantılar, yukarıda da söylediğimiz gibi, aynı olayları farklı algılamamıza neden olur. İki ayrı kişinin baktıkları aynı “kırmızı” bile farklı olacaktır. Bunu şu şekilde örneklemeye çalışalım. Sizin ve arkadaşınızın aynı marka ve model (tüm ayarları aynı) cep telefonları ile, bulunduğunuz yerden arkadaşlardan oluşmuş bir grubun resmini çektiğinizde, çekilen resmin hafızada farklı miktarda yer kapladığını göreceksiniz. Çünkü, çekim esnasında, sizin cep telefonu ile sizden bir metre uzakta olan arkadaşınızın cep telefonunun farklı konumlarından dolayı, cep telefonlarının algıladığı ışık, çekilmeye çalışılan gruba bakış perspektifi, resimler çekilirken ekrana düşen görüntünün diğerine göre biraz kayması, gölge miktarlarındaki farklılık  ve bir çok etkenden dolayı bu fark ortaya çıkacaktır. Kaldı ki beyinlerimiz, cep telefonları gibi, birebir aynı sistem olarak çalışmazlar. Aynı bir olay, beyindeki bu farklı yapıdan dolayı kimimize hoşnut verici olarak gelirken kimimize daha az hoşnut veya nötr hatta tehdit olarak gelebilir. Beynimizin farklı bağlantılarına, bir de o anki ruh halimizi (hormonlar vb.) düşünürsek bu çeşitlilik daha da artar. Kaldı ki, beynimiz, on gün evvelki gördüğümüz görüntüleri bile, bilgisayarın sabit diskinde tuttuğu gibi sabit tutmamakta, görüntüleri veya olayları geçmiş yaşantılarla ilişkilendirdiği için, sabit sandığımız belleğimizde görüntü veya düşünceler, nüans anlamında devamlı değişmektedir. Hatta, şunu söyleyebiliriz ki, geçmişteki bir anımızı, hatırlamak için gözümüzün önüne her getirdiğimizde, bu anının içeriğinin bozulduğu deneylerle anlaşılmıştır. Zamanla, bazı şeyleri gördüğümüzden emin olmaktan öte gördüğümüzü sanmaya başlarız. Onun içindir ki mahkemelerdeki şahitlikler zaman zaman yanılgılara, suçsuz bir kişinin suçlanmasına veya tersine neden olabilmektedir.

    Kişilere göre farklılaşan beyin yapılarının, farklı anıların, farklı algıların ve değerlendirmelerin dolayı “renkler ve zevkler tartışılmaz” ifadesi bu anlamda yerini bulmuştur.

    Onun içindir ki bir kişiye bir roman güzel gelirken diğerinin ilgisini çekmez. Çünkü, beynin genlerle başlayan, anne karnında devam eden, içindeki kültürle oluşan size özel bu beyin bağlantıları, hayatı, her birimizin farklı ALGILAMASINA neden olur. Hatta aynı filmi/romanı, yıllar sonra tekrar izlediğimizde/okuduğumuzdaki farklı anlamlandırma, beyindeki bilgi yükünün ve bağlantılarının zaman içinde değişmesindendir. Farklı algılar, farklı kararlara neden olur. Siz ne kadar bilincinizle düşünür ve iradenizle kendiniz ve hiç kimsenin etkisi altında kalmadan karar aldığınızı söyleseniz de bu doğru değildir. Çünkü, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, farklı bağlantılar farklı algılara neden olur. Algılar ise, bizim karar vermemizdeki, doğru olduğuna inandığımız yegane verilerdir. Bu veriler olmadan karar diye bir olgudan bahsedemeyiz.

    Diğer taraftan, beynin bağlantılarından dolayı algıların farklı olduğunu ve bu algıları da irademizle farklılaştıramayacağıma göre, kullanabileceğimiz ve doğru olduğuna inandığımız bu verilerden, doğru olduğuna inandığımız yeni kavram veya kavramları çıkartmaya çalışırız. Şu halde, doğru olduğuna inandığımız kararlarımız, algılarımızla sınırlıdır. İşte bu algı sınırlamasından dolayı, Afrika'da, hiç bilmediğimiz bir meyvenin tadını bize anlatmaya çalıştıklarında, bildiklerimizle diğer bir deyişle bahsettiğimiz bu algı sınırına kadar düşüncelerimizi çeşitlendirir ama daha ötesine geçemeyiz. Yapılacak yegane şey, o meyveyi yemek ve beynin bu tadı deneyimlemesi ile, beyinde buna karşılık yeni bağlantılar (anılar) oluşturması veya daha önceki yerleşik diğer bilgilerle karşılaştırarak, bilgilerin beynimize yerleşmesidir. İşte bundan sonra, size, Afrika'daki o meyvenin tadı başka biri tarafından anlatılmaya çalışılsa beyninizdeki bilgileri çıkartıp anlamaya çalışırsınız (hatırlarsınız).

    Bu arada yukarıdaki "doğru olduğuna inandığımız" ifadesi ile, inandığımız o şeyin doğru olmayabileceğine, ama biz doğru olarak kesin inanç gösterdiğimizi anlatmak istiyoruz. Algılarımız da, beynin kendi yolculuğu neticesinde elde ettiği bağlantı şeması ile sınırlıdır. 

    Konumuzu çok basit olarak şu şekilde modellemeye çalışalım. Bildiğimiz üzere adına LEGO denilen, birbirine geçirilerek çeşitli şekiller yapılan küçük ve renkli parçalardan oluşan bir oyuncak seti vardır. Bu parçalar, farklı renkte oldukları gibi aynı zamanda, farklı şekil ve boyuttadırlar. Herhangi iki kişiye, farklı renk, şekil ve boyutta olmak üzere 1000'er adet Lego parçası verdiğimizi düşünelim. Bu iki kişiden, olabildiğince tıpa tıp benzeyen aynı birer ev yapmalarını isteyelim. Bu mümkün olmayacaktır. Evin şekli bire bir benzese de, evlerden birinin balkonu için kullandığı lego parçası farklı renkte olacaktır. Bunun nedeni her iki kişiye dağıtılan Lego parçaları, bire-bir aynı olmadığı içindir. Görülüyor ki, beynin farklı bağlantı yapısı da legolar gibidir ve aynı olayı aynı duygusal durumla algılayıp aynı kararları alma şansımız mümkün görülmemektedir.

    Kimimize, uygun ve hoş gelen bir şey, kimimiz için uygunsuz ve tehdit olarak görülebilir ve bunun da salt bilinçle bir ilgisi yoktur. Yoktur çünkü, bizler karar verirken, sadece o andaki gördüklerimiz ve duyduklarımıza göre karar verdiğimiz zannederiz. Halbuki, o andaki olayla ilgili değerlendirme yapılacak bilgiler beynimizin içindedir ve kişiden kişiye göre farklı şekillenmiştir.

    Şu halde, aynı olay, düşünce ve davranışla herkesi mutlu edip başarılı olma şansımız mümkün değildir. Daha önce de belirtiğimiz gibi neredeyse yeryüzündeki insan sayısı kadar kişilik çeşidi olması bunu mümkün kılmayacaktır. Yukarıda, binlerce değişkene bağlı olarak yaratılan algı farklılığı yanına, mutlu etmeye çalıştığımız grubun içinde herkesin bizi aynı değerde sevdiğini söyleyemeyiz. Şu halde, algı farklılığı yanında, grubun fertlerinin bize bakış açılarındaki farklılıklar da herkesi mutlu etme ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.

    Peki bunca algı ve davranışlara bakarak karar verirken bunların hangisinin MUTLAK DOĞRU olduğunu nasıl anlayacağız? Bence bu sorudan çok önce şunu sormak lazım. DOĞRU dediğimiz şey nedir? Doğrunun tanımını yapmaya başladığınız şu an, yukarıdaki yazıyı unutmuş görünürsünüz. Çünkü, tanımlamaya çalışacağınız doğru, sizin algılarınızın doğrusu olacaktır.

    Son cümle olarak, Bill Cosby doğru bir saptamada bulunmuş görünüyor.




    Erol