İnsan doğuştan iyi midir yoksa kötü mü? Doğuştan getirdiğimiz yapısal özelliklerimiz kötü davranışlarımızın sorumlusu mu? Doğuştan bir ahlaka sahip miyiz?

Bir araştırma için denek olmaya gönüllü olduğunuzu düşünün. Araştırmada sizden, bir başka denekle eşleşmeniz isteniyor. Sonra size belli bir miktar para veriliyor, diğer denek para miktarını bilmiyor. Sizden deneğe paranın belirli bir yüzdesini teklif etmeniz isteniyor. Yüzde kaçını teklif edeceğinize siz karar vereceksiniz. Oyunun kuralına göre eğer teklif edeceğiniz yüzdeyi karşı taraf kabul ederse, para, paylarınız oranınca her ikinize verilecek. İkinci denek teklif edilen payı kabul etmezse hem siz hem de teklifinizi reddeden diğer denek hiç para alamayacaksınız. 

Önce bir düşünün, yüzde kaçını teklif ederdiniz? Yarısını mı, yoksa hangi oranı teklif ederseniz edin karşı tarafın, teklifinizi kabul edeceğini düşünerek daha azını mı? Ve ne kadar azını? Sonra teklif eden değil de edilen olduğunuzu varsayın. Reddederseniz hiç para alamayacağınızdan, yüzde kaç olursa olsun teklifi kabul eder misiniz? Yoksa belli bir oranın altı teklif edilirse kızar ve hiç para alamamayı göze alarak karşı tarafı cezalandırır mısınız? 

Ültimatom Oyunu adı verilen bu araştırma düzeneği son zamanlarda nörobilimcilerin en çok çalıştıkları yöntemlerden biri. İlk bakışta teklif edilen deneğin akıl yürüteceği ve önerilen yüzde ne olursa olsun, hiç olmamasından iyi olacağından her öneriyi kabul edeceği bekleniyor. (Bu oyunu daha ayrıntılı ve açıklamalı olarak görmek isterseniz Beynimiz ve Biz: Ültimatom Oyunu başlıklı makaleye bakabilirsiniz.)

Ama araştırmalar bu beklentiyi doğrulamıyor. Öncelikle teklifi yapanların önerdiği miktar,  neredeyse hiç bir zaman paranın yarısı değil.; teklif edilen denekler ise eğer öneri yüzde 20’nin altındaysa kendilerinin de hiç para alamayacağını bilseler de teklifi reddediyorlar. Ancak yüzde 20 ile yüzde 50 arasındaki teklifleri kabul ediyorlar.

Yüzde 20’nin altında pay teklif edilen deneklerin, teklifi duydukları sırada çekilen beyin görüntülerinde beyinlerinin ön üst tarafında yer alan ve acı hissiyle ilişkili olduğu kabul edilen dorsal anteriyor singulat korteks (beynimizin iki yarıküresinin arasında ve her iki yarıkürede birbirine bakışıklı kısım) denilen bölgenin etkinleştiği saptanıyor. Bu bölge ile birlikte öfke ve tiksinme gibi duygularla ilişkili olduğu düşünülen insula (şakaklarımızın hizasında ve beyimizin biraz derinlerindeki kısım) bölgesi de etkinleşiyor. Teklifi reddeden denek kendisine çok az pay öneren kişi tarafından aldatılıp, kazıklanmaya çalışıldığını düşünüyor ve uğradığı adaletsizlik(!) karşısında kapıldığı öfke duygusu ve çektiği acıyla her ikisinin de (hem kendisi hem de karşısındaki) zarar göreceği bir karar veriyor. Kendisini kazıklamaya çalışanın kaybetmesi için kendisinin de kaybetmesini göze alıyor. Az pay teklif eden kişi ise açgözlülüğünün kurbanı oluyor ve o da kaybediyor. 

Ültimatom oyunu açgözlü bir davranış karşısında kalan kişinin bu davranışa karşı aklıyla değil duygularıyla tepki verdiğini gösteriyor. Öneri ne kadar az olursa olsun, kabul etmek hiç yoktan para kazanmayı sağlayacakken denek, hissettiği acı, tiksinti ve öfke duygularının etkisi altında kendisinin de kaybetmesi pahasına açgözlü davranışı cezalandırmış oluyor. 

BEYİN ARAŞTIRMALARININ ALTIN ÇAĞI
Nörobiyoloji olarak adlandırılan ve beynin çalışma ilkelerini araştıran bilimsel disiplin son yirmi yılda inanılmaz bir atılım yapmış durumda. Psikiyatristler ve nörologları aynı laboratuvarda bir araya getiren nörobiyoloji çalışmaları, yaşayan insanda beyin faaliyetlerinin görüntülenip, ölçülebilmesine olanak sağlayan teknolojiler aracılığıyla büyük bir ilerleme göstermiş durumda. Öyle ki nörobiyoloji çalışmaları ekonomiden politikaya kadar tüm sosyal bilimleri de derinden etkilemeye başlamış durumda. 

Pozitron Emisyon Tomografisi (PET) ve İşlevsel Manyetik Rezonans Görüntüleme (Ayrıntılı bilgi için, Beynimiz ve Biz: Fonksiyonel Manyetik Rezonans/fMRI bakabilirsiniz) ya da Manyetik Rezonans Spektroskopi (MRS) adı verilen araçlar kullanılarak işlevsel beyin görüntülemesi denilen, insanların herhangi bir durumu hayal ederlerken, bir seçim yapmak için karar verirken, bir duyguyu yaşarken beyinlerinin hangi bölgelerinin daha yoğun çalıştığını göstermek mümkün hale gelmiş durumda. Araştırmacılar bu araçlarla neredeyse insanların her tür duygu, düşünce ve davranışları sırasında beyinlerinde neler olup bittiğini saptamaya çalışıyorlar. Bu araçlar beyin hücreleri etkinleştiğinde kullanımını artırdıkları oksijen, karbon ya da şekerin radyoaktif olarak işaretlenmesi ya da manyetik olarak ölçülmesi ve hücrelerin kullanım miktarının saptanması yöntemiyle çalışıyorlar. 

AHLAKIN BİYOLOJİK TEMELİ
Nörobilimciler açgözlülüğe karşı gösterilen bu tepkinin ahlakın kaynaklarından biri olabileceğini düşünüyor. Evrim süreci boyunca açgözlü davranışlar karşısında gösterilen bu biyolojik(!) tepkiler sayesinde, insan türünün açgözlü davranışları, topluluğun varlığını sürdürmesini engelleyen ve bedeli ne olursa olsun cezalandırılması gereken istek ve eylemler olarak mahkûm edecek şekilde evrimleştiğini ve zamanla bu durumun bir ahlak kuralı haline geldiğini öne sürüyorlar. 

İnsan bir günah işlediğinde ya da bir ahlak kuralını ihlal ettiğinde ne hisseder? Yaptığının yanlış olduğunu bilmesine karşın içinde bu eylemi yapmasını zorlayan denetleyemediği güçler var mıdır? Her türlü eylemlerimizi özgür irademiz ve bilincimizle mi gerçekleştiriyoruz? Özgür irade beynin hangi bölgelerinin çalışmasıyla ortaya çıkıyor? Nörobiyologlar bu sorulara yanıt bulmaya çalışıyorlar. 

Tek tanrılı dinlerin üçünün de günah olarak gördüğü ve toplumların yıkımına, yok oluşuna neden olarak gösterdiği duygu ve davranışlar yoksa evrim sayesinde mi denetlenebilir oldu? İnsan türü ortak atalardan maymunlar ve insanımsılar olarak ayrılıp, evrim süreci boyunca giderek insanlaşırken hayatta kalabilmek için bu gün günah olarak kabul edilen duygu ve davranışları denetleyebildikçe mi insanlaştı? Yaratılışçılar ya da evrim karşıtları olarak bilinenler evrimin büyük bir yalan olduğunu söyleyedursunlar, beynin nasıl çalıştığını inceleyen bilimcilerin bir bölümü günahın beyindeki yerini ve nasıl çalıştığını bulmaya çabalıyorlar! 

AHLAK KURALLARI EVRİMİN BİYOLOJİK BİR ZORUNLULUĞU MU?
İster din kaynaklı günah kavramıyla, ister yabanıl kültürler ya da seküler sistemlerce belirlensin, temel ahlak kurallarının neredeyse evrensel özellikler gösterdiği bilinir. Yahudiliğin On Emri, Hıristiyanlığın Yedi Ölümcül Günahı ya da İslam dininde günah olarak kabul edilen eylemler birbirine benzer özellikler gösterirler. 

İnsanın doğuştan bir ahlaka mı yoksa günahkârlığa mı yatkın olduğu tartışması teolojiden felsefeye, sosyolojiden ruh bilime kadar her alanda her zaman tartışılmıştır. Leviathan’da Thomas Hobbes, insanın doğuştan kötülüğe yatkın olduğunu ve devletçe denetlenmesi gerektiğini; Jean- Jacques Rousseau, insanın doğuştan iyi olduğunu savlamıştır.

Kant, ahlakın pratik aklın kategorilerinin bir zorunluluğu olduğunu ve özgürlüğün ön koşulu olduğunu, ahlakın, insanda doğuştan var olduğunu savunur. Freud, uygarlaşmanın çoğu yıkıcı olan biyolojik dürtülerin denetlenmesiyle mümkün olduğunu öne sürmüş; Marx ise insanın doğuştan ne iyi ne de kötü olduğunu, içinde yaşadığı koşulların onu iyi ya da kötü haline getirdiğini göstermiştir. 

İnsanın günaha yatkın bir canlı olduğu ama günahın onu sadece ölümden sonraki hayatta değil bu dünyada da cezalandıracağı düşüncesi dinlerde ortaktır. Adem ve Havva, günaha yatkınlıkları ve kendilerini günahtan sakınamadıkları için cennetten kovulmuşlardır. Hıristiyan dini günahla doğan insanı vaftiz ederek arındırır. İslam dini insanın günaha yatkın doğduğunu ve ancak nefsini kontrol edebildikçe günahtan sakınabileceğini söyler. Lut kavmi günaha boğulduğu için yok olmuş, Sodom ve Gomore şehirlerini günah yıkmıştır. 

AKLINI KULLANAN BEYİNLE EMOSYONLARININ ESİRİ OLAN BEYİN
Darwin Türkçeye, "İnsan ve Hayvanlarda Beden Dili" adıyla çevrilen “The Expression Of The Emotions In Man And Animals” adlı eserinde insan ve hayvanlarda evrensel ve ortak olan emosyonlar olduğunu, bu emosyonların tüm memelilerde aynı yüz ifadesi ve bedensel görünümü ortaya çıkardığını ve bu durumun evrim nedeniyle olduğunu yazmıştı. 

Uzun yıllar boyunca diğer görüşleri gibi sürekli tartışılan evrimsel ortak emosyonlar kavramı, 1960’lı yıllarda özellikle Paul Ekman’ın çalışmalarıyla artık genel bir doğru olarak kabul edilmiş durumdadır. 

Emosyon: Köken olarak Latince “movere” sözcüğünden gelmekte; hareket ve değişim anlamlarını içermektedir. Beynin bazı bölgeleri tarafından nöral (sinir yolları) ve humoral (vücut sıvıları) yollar aracılığıyla bedene ve yine beynin başka bölgelerine iletilen çeşitli uyarılara karşılık olarak bu bölgelerde ortaya çıkan tepkilerin tümüne emosyon adı verilmektedir. Ortaya çıkan bu etkinin kişi tarafından hissedilmesi ve tanımlanması ise duygu (feeling) olarak adlandırılır. Duygu daha karmaşık bir zihinsel durumdur; kişinin içinde bulunduğu emosyonu hissetmesi olarak kabul edilmektedir. 

EMOSYONLARIN İŞLEVİ VE NÖROBİYOLOJİSİ
Emosyonlar ve emosyonların yaşantılanması karmaşık yapıdaki gelişmiş organizmaların hayatlarını düzenlemelerinde son derece önemli bir rol oynar. Hayatın sürdürülebilmesi emosyonlar aracılığıyla mümkün olmaktadır. Bellek ve bellek işlevlerinin yürütülmesinde emosyonların büyük rolü vardır ve en karmaşık organizma olan insan türünde emosyonlar, yukarıdakilere ek olarak akıl yürütme, karar verme, geleceğe dönük seçim yapma gibi zihinsel etkinliklerde temel rollerden birini üstlenirler. 

Emosyonların merkezi sinir sisteminde (MSS), Limbik Sistem (LS) olarak adlandırılan alanda oluştuğu kabul edilmektedir. Limbik sistem emosyonlar dışında önemli bellek işlevlerinin de gerçekleştiği bir bölgedir. (Limbik sistem, Beynimizin ortasında ve duygularımızın oluştuğu hipotalamus, talamus, amigdala ve hipokampus adı verilen kısımların oluşturduğu sistemin adıdır.) Limbik sistem gri korteks (boz madde) denilen beyin kabuğu ve beyaz korteks (ak madde) denilen kabuk altı yapılardan oluşan geniş bir alandır. 

BİR DEĞİL ÜÇ BEYNİMİZ Mİ VAR? 
Yapısal ve işlevsel açıdan farklı özelliklere sahip bu bölümler nedeniyle Mac Lean tarafından beyin üçlü bir yapının tek bir yapı haline geldiği bir organ olarak (triune brain) tanımlanmıştır. Mac Lean, neokorteks, limbik sistem ve beyin sapını bu üçlü yapının bileşenleri olarak düşünmüştür. Bu evrimci bir bakıştır. 

Üçlü beyin modeline göre sadece beyin sapı ve serebellumdan (beyincik) oluşan beyin sürüngen beynidir. Limbik sistem bu yapıya evrimle eklenmiş ve ilkel memeli canlılar ortaya çıkmıştır. İnsanın da içinde olduğu günümüz memelilerinde ise bu iki yapının üzerine neokorteks (neokorteks, yeni kabuk demektir. Beynimizi kaplayan zara verilen isimdir) denilen ve düşünme, akıl yürütme gibi yüksek zihinsel işlevlerin gerçekleştiği modern beyin eklenmiştir. Model üçlü yapının evrim sürecinde birbiri ile bağlantılı bir şekilde geliştiği ve neokorteksin en son evrimleşen ve en karmaşık beyin işlevlerinin gerçekleştirildiği alan olduğunu varsayar. Ancak Limbik Sistem ve beyin sapı neokorteksin tümüyle denetimi altında değildir, tersine neokorteksce gerçekleştirilen hemen tüm etkinlikler diğer iki beyin bölümünün etkisi altındadır. (Bunun anlamı, özgür irademizden daha fazla olmak üzere, bizi, otomatik hareketlerimiz bilinçaltımızın yönettiğini söyleyebiliriz.)

LİMBİK SİSTEM
Limbik Sistem emosyonların (duygularımızın) oluşmasında temel beyin alanıdır ancak emosyonlar yalnızca bu bölüm içinde başlayıp biten süreçler değildir. Limbik sistemin hem neokorteks hem de beyin sapı denilen beyin alanlarıyla çok yoğun ve karmaşık bağlantıları vardır. Emosyonlar bu zengin ve karmaşık ağın içinde oluşur ve tümünün işlevlerinin bir toplamı olarak değerlendirilir.

Emosyonların iki önemli sonucu vardır; davranışlar ve duygular. Her ikisi de kişinin içinde bulunduğu durumu değerlendirmesi, tanımlaması, akıl yürütmesi ve bir sonraki andan uzak geleceğe kadar ne yapıp ne yapmayacağına; neyi düşünüp nasıl eyleme dönüştüreceğine karar vermesini sağlamaktadır. 

İnsan türünde doğuştan getirilen, genetik olarak belirlenmiş ve kültürel ve ‘ırksal’     farklılıklardan bağımsız olan temel emosyonlar olduğu kabul edilmektedir. İlk kez Darwin tarafından tanımlanan bu emosyonlar 6 tanedir;  

• öfke
• korku
• mutluluk
• üzüntü
• sürpriz
• tiksinme

Temel emosyonların bir yaşını doldurmamış çocuklarda gözlemlenebildiği gösterilmiştir. Gerçekten de işlevsel beyin görüntüleme yöntemleri ile yapılan çalışmalarda temel emosyonların beynin farklı bölgelerinde farklı değişikliklerle eşleştiğini gösteren çok sayıda çalışma vardır. Bu çalışmalarda, mutluluk duyguları yaşantılanırken entorinal kortekste (kulaklarımızın hizasında, hafızann oluşmasında önemli bir rol oynayan beyin bölümü); tiksinti yaşantılanırken medial talamusta (beynimizin ortasındaki bir beyin bölümü); korku ve iğrenme duyguları yaşantılanırken sol orbitofrontal korteks (gözlerimizin hizasındaki beyin bölümü) denilen beyin bölümlerinde etkinlik artışı olduğu gösterilmiştir. 

Bütün bu bulgular Limbik Sistem ve onunla ilişkili beyin bölgelerinde emosyonların yaşantılanması sırasında işlev değişmeleri olduğunu ve bu değişimlerin emosyonların tipine göre farklı farklı olduklarını göstermektedir. İlgi çekici olarak mutluluk, üzüntü ve korku emosyonlarını ortaya çıkaran görsel filmlerin deneklerce izlenmesi sırasında; her üç emosyonu ortaya çıkaran filmde de görsel beyin alanı ve bellek işlevleri ile ilintili olduğu düşünülen iki taraflı şakak lobu beyin alanlarında aynı etkinlik değişiklikleri olduğu saptanmıştır. Bu bulgular en azından temel emosyonların Limbik Sistem içinde birbirinden farklı nöronal bağlantılarla ilişkilendirilmesi gerektiğini göstermektedir. 

GÜNAHA YATKINLIK, BİYOLOJİK Mİ? 
Nörobilimciler özellikle madde bağımlılığının beyinde ne gibi yapısal ve işlevsel değişikliklere yol açtığını araştırırlarken, ödül sistemi adı verilen bir nörobiyolojik düzenlemeyi keşfettiler. Beyinde kabaca neokorteks denilen beyin kabuğu ile limbik sistemi içeren derin beyin bölgelerinin arasında yer alan bir bölge Nükleus Akkumbens (NA) olarak adlandırılır. (Ayrıntılı bilgi için Beynimiz ve Biz: Nucleus Accumbens/Ödül Merkezimiz bakılabilir). NA’in beyinde acı, haz, ödül ve cezanın nörobiyolojisinde temel rol oynadığı düşünülmektedir. NA, beyinde dopamin adı verilen nörotransmiterin (nörotransmitter: Sinir bağlantılarının birleşim yerinde bilgi taşıyıcı kimyasallardan biri) en yoğun bulunduğu bölgelerden biridir. Haz duygusu yaşayan bir kişinin çekilen beyin görüntülemelerinde NA’daki etkinliğin ileri derecede arttığı saptanmaktadır. İnsanda haz uyandıran yiyecek, seks ya da herhangi bir başarı NA’nın etkinleşmesine neden olmaktadır. Madde bağımlılarında kullanılan maddenin NA’yı etkinleştirdiği gösterilmiştir. 

Beynin bir ödül sistemine sahip olduğunun gösterilmesi, korku sistemine sahip olduğunun da bilinmesiyle nörobilimcileri çeşitli duyusal uyaranlar sırasında beynin hangi bölgelerinde ne gibi değişiklikler olduğunu araştırmaya yönlendirmiştir.

Örneğin denekler yoğun kıskançlık hissine kapıldıklarında alın lobunun ön bölgesinde bulunan anteriyor singulat alanı etkinleşmektedir. Aynı bölge çok şiddetli bir öfke duygusuna kapılan deneklerde de etkinleşmektedir. 

Denekler yoğun cinsel arzu hissedecekleri bir duruma sokulduklarında alın lobunun orta bölgesinde etkinlik artışı olmaktadır. Bu bölge kişinin kendi kendisinin farkına varmasını da sağlayan bölgedir. İlgi çekici olarak pornografik görüntü izletilen erkek deneklerin beyinlerinin hemen tüm bölgelerinde şiddetli bir etkinlik artışı saptanırken, aynı görüntüleri izleyen kadınlarda bu etkinlik artışı çok daha zayıf ve bölgesel olarak saptanıyor. 

Obezite üzerine yapılan araştırmalar, oburluk hissinin beynin dopaminerjik (beynimizde, dopamin kimyasalının etkin olduğu kanallar) ödül sistemiyle bağlantısını göstermiş durumda. Bu modele göre ödül sisteminin uzun süre aşırı uyarılması Nükleus Akkumbens bölgesindeki dopamin nöronlarında duyarsızlaşmaya neden oluyor. Bu duyarsızlaşma, etkinliğin ortaya çıkabilmesi (yani haz duygusunun yaşantılanması) için her defasında daha çok uyarılmanın (daha çok yemek yemenin) gerekmesine yol açıyor. Olmadığında bu kez sistem tersine acı hissinin artmasına neden oluyor. Aynı sistemin madde bağımlılığının da gelişmesinde temel rol oynadığı düşünülüyor. 

AKLIMIZLA DEĞİL DUYGULARIMIZLA MI KARAR VERİYORUZ?
Bu çalışmalar boyunca insanların her hangi bir problem hakkında düşünüp, karar vermeye çalışırken beyinlerinde emosyonları ortaya çıkaran beyin bölgelerinin de etkinleştiğini ve karar verme işlevinden sorumlu olan beynin alın lobu bölgesinin çalışmasını etkilediği gösterilmiş durumda. 

Ültimatom oyununda teklif yüzde 20’nin altında olduğunda dorsal anteriyor singulat bölge ve insula bölgesinde etkinlik artıyor, her iki bölge beyinde bir çeşit çatışma dedektörü işlevi görüyorlar. Birbirine zıt iki bilgi karşısında acı hissi ortaya çıkıyor. Bu hisse tiksinti hissi eklenirse kişi kendisine acı çektirene karşı öfke duygusu yaşamaya başlıyor ve öfkesini karşı tarafa zarar verecek bir eyleme dönüştürüyor, teklifi reddederek, teklifin kendisinde yarattığı acı hissinin neden olduğu tiksinti ve öfke hissiyle teklif sahibine zarar vermiş oluyor. Evrimsel psikologlar yukarıdaki basitleştirilmiş örneği ilk insanımsıların bir arada yaşamak için açgözlü olmaktan vazgeçmelerini sağlayacak bir doğal seçilim düzeneği olarak değerlendiriyorlar. 

Alın lobunun sağ üst bölgesinin şehvet, kıskançlık, öfke gibi duyguları etkinleştiren bölgelerdeki etkinliği azaltıcı işlevi olduğu gösterilmiş durumda. Bu bulgular doğal seçilimin bir yandan organizmanın hayatta kalmak ve üreyebilmek için ihtiyaç duyduğu emosyonları, onun karar verme düzeneklerini etkileyecek denli güçlendirirken, bir yandan da bu sistemleri denetleyerek insanımsıların topluluk olarak yaşayabilmelerini ve bu yolla insanlaşmasını sağlayan engelleyici düzeneklerin de evrimleşmesini sağladığı düşünülüyor. 

Emosyonların karar verme süreçlerine olan etkisiyle ilgili bu çalışmalara yöntem ve ideolojileriyle ilgili çok sayıda eleştiri de yapılıyor. Duygu ve düşüncelerin maddi, kimyasal süreçler olduğunu göstermenin, bu süreçlerin değişmez ve bu günkü toplumsal yapıyı kaçınılmaz ve insana en uygun yapı olarak değerlendirmek anlamına gelmediğini savunan çok sayıda nörobilimci de var. Pornografik görüntüler karşısında erkek beyninin tüm bölgeleri etkinleşirken kadın beyninin dar bir alanının etkinleşmesinin, olsa olsa erkek cinselliğinin pornografiyle biçimlendiği, erkek olmanın sadece pornografik haz ve ödüle bağımlılık olarak kurulduğu sonucunun çıkarılabileceği de savunuluyor.

Kaynak:
NTV Bilim, Sayı 8, 2009, Sayfa 63-71

Not: Yazıdaki italikler ve resimlerin bazıları orjinal yazıya tarafımca eklenmiştir.

Erol


Odamda, varlığını sürdüren ama "varlık" olarak nitelendirilmeye bile tabii olmayan bir canlı organizmasıyla karşılaştım bir hafta kadar önce. Çoğu insan tarafından sırf renkleri yok diye türünün diğer örneklerine göre pek bir sevimsiz bulunan, kıyıdan köşeden çıkan böceklerle aynı kategoriye tıkıştırılan bir kelebekti. Siyah, vasıfsız, bir özelliği yahut amaç taşımayan, tek derdinin yaşamasına elverişli olmayan mevsim normallerine direnip daha fazla hayatta kalmak olduğunu düşündüğüm bir varlık... Ona atfettiğim bu özelliklerin birçok insanda daha belirgin olarak gözlemlediğimi fark ettim. Oysa o insanlar ve bu kelebeği iki kümede birleştirmek istesek "daha üstün olan insan" buna karşı çıkacak ve hiçbir bakımdan ondan daha aşağılık olmayan bu canlı türü bulantı sahnelerinde yerini alacaktı.

Daha karmaşık bir organizma olduğundandır ki sanırım, tanımladığım insanlar çok daha itici gelmişti bana. Kalıpsal sosyal özelliklerine baktığımızda aralarında belirgin benzerlikler bulunan bu iki canlıdan biri var ki kendini daha üstün gören, diğer canlılara zarar veren, yalan söyleyen, doğa karşıtı eylemlerde bulunan, gürültü edip dinlemeyi bilmeyen, âdi sayılabilecek hareketlerde bulunan özellikleriyle diğerinden ayrılıyordu. Ki bunun varlıksal olarak bende hiçbir bulantı yaratmayıp hayatta kalmak için tutunduğu yerden beni izleyen, bana hiçbir zararı dokunmayan ve dokunma olasılığının karşılaştırılmasının bile gülünç oranlara tekabül edeceğini bildiğim bir kelebek olmadığı oldukça aşikar.

İnsanların hiç yoktan kendine atfettiği "üstün" özelliklerinden dolayı aşağılayıp görmezden geldiği milyonlarca canlı ve cansız varlığın, insandan daha üstün olduğunu söylememiz gerekir. Kanatlayıp uçamayan, bin kilo kaldıramayan, mükemmel birhızda koşamayan, hayran bırakıcı güzelliği ve kokuları olmayan bir canlı türüdür insan. Kendini üstün sayabileceği tek özellik olan "düşünme" yeteneğini bile yerine getiremeyip tamamen hayvansal içgüdülerle davranışlarını gerçekleştirirken ve daha düşünmeyi bile beceremiyorken bu konuda da üstün olduğunu söylemenin ne derece haklı olduğunu tartışmak gerekir. Keza düşünen, zeki bir varlık kendi sonunu getirmeye bu kadar meraklı olmaz ve doğa bir kalemde silmek için bu kadar istekli olamaz. Buna karşın üzerine basıp geçebileceği küçük bir ot parçası bile daha faydalı konumda yer alıyorken, hala üstünlük yarışına giren insanoğlu; döngüsel bir şekilde en büyük ahmaklığını yerine getirmiş oluyor.

Geçen gece uzun bakışmamızdan sonra sabah gördüm onu, balkonun önünde hareketsizce duruyordu. Öldüğünü fark edip bir süre onu izledim. Ölmüş olması benim için bir şey ifade etmiyordu, hayatsal döngü içerisinde ertelediği olay nihayet meydana gelmişti. Ondan bahsetmemin sebebi aramızda bir duygusal bağ olması değildi, böyle birşey zaten söylerken bile gülünç geliyor. Bana insanın konumunu tekrar gösterdi. Bulantı yarattı.Onunla aynı odayı paylaşıyor olmaktan yad edecek olan insanlar topluluğu, sadece bir kelebek değil çok daha direnişli ve farklı organizmaları bile kendinden aşağı görme yetisini kendinde bulan insancıklar ve daha niceleri gözümün önünden geçti onun kanatları arasında.

Siyah kelebek, senden farkım seni izlerken bunları düşünüyor olabilmem. Üstünlük belirlemek için çok farklı alanlarda gelişmişiz. Belki de dünyaya dağılan atomların bir gün bedenime girer ve odamı işgal ettiğin gibi vücudumda da kuytu yer bulursun.

Neviens Nobody
Geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı, Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu'na yöneltilen "Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?" şeklindeki soru ve site üzerinden buna verilen cevap çeşitli kurum, mecra ve yayınlarda genellikle olumsuz olacak şekilde tepki gördü. [1]

Bu soruya verilen cevap, İslam dininde farklı kesimlerce kabul gören görüşlerin bir derlemesini içerecek biçimdeydi. Gelen tepkiler üzerine, önce bu soru ve cevabı kaldıran Diyanet İşleri Başkanlığı, daha sonra bir süre siteyi tamamen erişime kapattı, ardından da artık soru hattının kaldırıldığını [2], kötü niyetle yorumlarda bulunulduğunu, İslam dinini karalama çalışması yapıldığını ve konuya ilişkin hukuki süreçlerin başlatılacağını ifade etti. [3]

Bu inceleme esnasında, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın genel yapısı, gerekliliği, aldığı bütçe payı veya ifade ettiği diğer görüşler tartışma konusu yapılmayacaktır. Blogun İslam yanlısı bir tavır ve tutum içerisinde olduğu da ifade edilemez, ancak Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yaptığı bir açıklamayı veya ona bağlı birimlerin verdiği fetvayı, belki bilgi eksikliğinden belki de kötü niyetle çarpıtmak ve bu şekilde "İslam eleştirisi" yapmak, kanımızca doğru değildir. İslam halihazırda kendi içerisinde zaten eleştirilmeye yetecek kadar bilgi taşımaktadır.

Öncelikle, bu incelemeye konu olan ve ülke gündemine ilk taşınan haliyle haber başlığına göz atalım: "Diyanet'ten fetva: Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil!" [4]

Böyle bir başlığa sebep olacak haberin içeriği irdelenirken, tam olarak şu şekilde bir metin ile karşılaşıyoruz:
"Soru, İslam kaynaklarının farklı görüşlerine göre yanıtlanırken, “Babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur” ve “Babanın kızını kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duyması, bu tür bir haramlık oluşturmaz. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir” gibi ifadeler kullanıldı." [5]
Sadece buna bakarak, hakikaten de Diyanet'in, bir babanın öz kızına belirli şartlarda şehvet duymasının İslam açısından haram olmadığını belirttiği düşünülebilir. Oysa habere konu olan esas soru-cevap okununca, "haramlık" ifadesinin yanlış değerlendirildiği görülmektedir. Aşağıda, Diyanet'in ilgili sitesindeki soru ve cevap aynen bulunmaktadır:
Soru: Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?

Cevap: Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur (bkz. İbn Rüşd, Bidayetü’l-Mücdehid, Mısır 1975, II, 33; İbn Kudame, el-Muğni, VII, 486; İbn Cüzey, el- Kavaninü’l Fıkhiyye, 138). Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir. Şehvet duymanın işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa uyanışının artması, kadının da kalbinin heyecanla çarpmasıdır.
Şimdi, neyin haram olduğu veya olmadığı, ya da "haramlık" ile ne ifade edildiğini inceleyelim.

Habere konu olan başlıkta, babanın öz kızına şehvet duymasının haram olmadığı ifade edilmiş ve haberin içeriğinde de yukarıdaki cevaptaki şu kısım alınarak buna delil gösterilmiştir: "Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz."

Burada, "haramlık oluşturmaz" denmemiş, "bu tür bir haramlık oluşturmaz" denmiş. Diğer bir deyişle, ortada bir "bu tür" bulunmaktadır. Peki "bu tür haramlık?" ile kastedilen nedir?

Bir önceki cümle ile birlikte ele alırsak, "Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz."

Söz konusu fikir, ayrı ayrı cümlelere bölünerek değil de, bir bütün olarak ele alındığında, şunu görebiliyoruz: "Hanefilere göre, şu şu şartlarda anne babaya haram olur. Ancak bu bu şartlar olursa, bu tür bir haramlık olmaz." Diğer bir deyişle, haberin içeriğinde delil olarak sunulan cümlede geçen "bu tür haramlık oluşturmaz" ifadesi aslında, "annenin babaya haram olması" şeklinde yorumlanmalıdır ve bu bağlamda cümle şöyle bir anlama tekabül etmektedir: "Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, annenin babaya haram olması durumunu oluşturmaz."

Konuyu daha basit hale getirecek olursak: Verilen cevapta, babanın öz kızına şehvet duymasının haram olup olmadığına ilişkin bir ifade yer almadığını, cümleler birbirinden bağımsız olarak değil de bir bütün olarak düşünüldüğünde sadece anne ve baba (karı-koca) arasındaki nikahın geçerliliğine ilişkin bir saptama yapıldığı görülmektedir. Tekrar, en başta ifade edildiği gibi, İslam'ın olumsuz eleştirisi için, böylesi kelime oyunlarına, kimi kurum ve kuruluş veya kişiler tarafından yapılan açıklamaların eğilip bükülmesine gerek yoktur.

Kaldı ki, verilen cevap İslam tarih ve fıkıhından bilgilerin derlemesi halindedir. Unutulmamalıdır ki, İslam sadece Kur'an'dan ibaret değil, aynı zamanda İslamî pek çok kanal ve görüşten de beslenerek kendi kimliğini oluşturmuştur. İslam'ı sadece güzellik abidesi olarak görmek, onun gündelik hayata dair yönlendirmelerini hiçe saymak, muhtemeldir ki, bir bilgisizliğin ve ilgisizliğin ürünüdür. Oysa ki, İslam, aynı zamanda bir uygulamalar bütünü olduğu için, bundan 1500 yıl önceki ahlak ve anlayışının da izlerini taşımaktadır ve -zaten bizim de karşı çıktığımız gibi- günümüze ayak uydurmakta zorlanmaktadır.

Buna rağmen, Diyanet'in verdiği cevap, aslında "hürmet-i müsahere" diye tabir edilen ve bizler ister beğenelim ister beğenmeyelim İslam'ın içerisinde kendisine yer edinmiş bir durumdur. [6] Buna göre, "Karşı cinse, şehvetle dokunmakla veya şehvetle ön avret yerine çıplak olarak bakmakla hâsıl olan duruma, hürmet-i musahere denir. Bir erkek, bir kadının herhangi bir yerine şehvetle dokununca, o kadının neseple veya sütle olan anası ve kızlarıyla, o erkeğin evlenmesi haram olur. (...) Bir baba ile kızı veya torunu yahut bir anne ile oğlu veya torunu arasında hürmet-i müsahere olursa, karı-koca birbirine ebedi haram olur. (...) Hürmet-i musaherenin olabilmesi için, kız çocuğunun 9 yaşında olması gerekir. Eğer 7-8 yaşlarında olup da, 9 yaşındaki gibi gösterişliyse, yine hürmet-i musahere sabit olur." [7]

Diğer bir deyişle, İslam fıkhı içerisinde, bir babanın öz kızına şehvet duymasının nikaha etkisi zaten tartışılan ve çeşitli görüşlerle tasniflenen bir durumdur. Bununla birlikte, Diyanet, verdiği cevapta bir babanın öz kızına şehvet duymasının dinen durumu hakkında (haram-helal) bir yorum yapmamış, sadece eşiyle nikahı üzerine etkisi bakımından soruyu cevaplamıştır. Hiç kuşkusuz, İslam dininde zina büyük günahlardan sayılmaktadır ve bu bakımdan haramdır. [8] Bir babanın kızı ile zina yapması da, aynı şekilde ve hatta bundan daha büyük bir günahtır, zira, öz kızı baba için nikah düşmeyen hısım olarak sayılmaktadır. [9]

Diğer bir deyişle, mahrem, İslâm'da evlenilmesi haram olan (nikâh düşmeyen) kişi anlamına gelmektedir. [10] Kan-bağı olan akrabalardan torun, evlat, anne, baba, dede, nine, kardeş, teyze, dayı, hala, amca, yeğen sürekli mahrem kişilerdir. Bu açıdan, babanın öz kızı da mahrem kişidir ve mahrem kişinin yanındayken "şehvetî" açıdan nasıl davranması gerektiğine ilişkin de çeşitli görüşler vardır: [11]
İmam Evzai: "Kızına, oğluna ve diğer mahremlerine bile devamlı bakma. Çünkü nefsin en kuvvetli askeri gözdür. Bakarsın ki sevgi ve şefkat bakışı şehvet bakışına çevrilir. Allah korusun, eğer şehvet söz konusu olursa yabancıya karşı şehvetten daha fazla günahtır."

İbni Humam: "Mahremler arasında şefkat ve sevgi ile bakmak ibadettir ancak ifrat derecesine varmamalıdır."

Ebu Hureyre: "Erkek diğer bir erkeğin, kadın diğer bir kadının, ana baba evladının, evlat da ana babasının avretine bakamaz."
Öte yandan, babanın öz kızına şehvet duyması ve temasta bulunmasının, zina olmamakla birlikte haram olduğu da kimi görüşlerce ifade edilmektedir. "Ebû Hanîfe'ye göre, ergenlik çağına gelmemiş olan ve kendisine cinsel istek duyamayan kız çocuğu ile temas da -haram olmakla birlikte- zina hükmünde değildir." [12] Nitekim, geçtiğimiz günlerde Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu, evlenme hazırlıkları yapan nişanlı çiftleri uyarmış ve yapılan açıklamada, nişanlılık döneminde çiftlerin el ele tutuşmaması ve baş başa kalmaması gerektiği belirtilmişti. [13] Bu bakımdan düşünülürse, nişanlı çiftler arasında bile temas İslam'a uygun görülmezken, bir babanın öz kızına şehvetle temasının da uygun görülmeyeceği rahatlıkla anlaşılabilir.

Unutulmamalıdır ki- sık sık tekrarlandığı üzere- İslam birçok bakımdan eleştiriye tabi tutulabilir, ancak bir baba ve öz kızı arasında cinsel ilişkiyi tasvip etmesi ve bunun helal olduğunu belirtmesi -en azından yaygın kanılara göre- düşünülemez ve İslam'ı bir "taciz ve tecavüz dini" şeklinde değerlendirmek de doğru olmaz. Elbette İslam, -gene yukarıda belirtildiği gibi- bir uygulamalar bütünüdür ve gelişen çağa ayak uydurmakta güçlük çekmiş, ataerkil yapısını kıramamış, aile içinde ve toplumda kadını ikinci plana iterek onun yaşam ve cinsel dokunulmazlık hakkı başta olmak üzere çeşitli haklarına zincir vurmuş ve kısıtlamıştır. Buna karşın, "Diyanet, babanın öz kızına şehvet duymasına haram değil dedi." gibi çarpıtma bir ifadenin de haksız bir değerlendirme olduğu kanaatindeyiz.

Hayyam
Kara delik denilince çoğu kişinin aklına, yeterince yakınından geçen her şeyi yutan devasa bir vakum makinesi gelir. Fakat galaksilerin merkezinde bulunan süper kütleli kara delikler, daha çok içlerine düşen maddenin enerjisini ışımaya dönüştüren kozmik motorları andırır. Bu tür kara deliklerin yaptığı ışıma, çevresindeki yıldızların yaydığı toplam ışığı gölgede bırakacak ölçüde fazladır. Kendi etrafında dönen kara delikler binlerce ışık yılı mesafelere erişen güçlü jetler üretir. Bugüne kadar yapılan teorik çalışmalar bu tür kara delik motorlarının manyetik alanlar tarafından beslendiğini öngörüyordu. Astronomlar ilk kez, galaksimizin merkezinde bulunan kara deliğin olay ufkunun hemen dışındaki manyetik alanı tespit etmeyi başardı.

2015 yılının Aralık ayında yayımlanan makalenin başyazarı Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden (CfA) Michael Johnson konuyla ilgili olarak “Bu manyetik alanları anlamak kritik öneme sahip. Şimdiye kadar hiç kimse olay ufku yakınlarındaki manyetik alanları tespit etmeyi başaramamıştı.” diyor. Çalışmanın sonuçları 4 Aralık’da Science dergisinde yayımlandı.

Baş araştırmacı ve MIT’e ait Haystack Gözlemevi’nin yardımcı yöneticisi Shep Doeleman, “Bu manyetik alanların varlığı (teorik olarak) öngörülmüştü, fakat daha önce kimse bunları gözlemlemeyi başaramadı. Elde ettiğimiz veriler on yıllardır gerçekleştirilen teorik çalışmaları sağlam bir gözlemsel temele oturttu.” diyor.

Çalışmada Olay Ufku Teleskopu’yla (EHT) elde edilen veriler kullanıldı. Birbirleriyle eşgüdümlü olarak çalışan küresel bir radyo teleskop ağı olan EHT, bu haliyle 15 mikro yay-saniye hassasiyete sahip, Dünya boyutlarında dev bir teleskop gibi düşünülebilir. (1 yay-saniye bir derecenin 1/3600’üne karşılık gelir ve 15 mikro yay-saniye hassasiyet demek, Ay yüzeyindeki bir golf topunu görebilmeye eşdeğerdir)

Kara delikler evrendeki en yoğun cisimler olduğundan bu ölçüde hassas ölçüm yapabilmek şart. Samanyolu’nun merkezinde bulunan Sagittarius A (Sgr A*) 4 milyon Güneş kütlesine sahip olmasına rağmen, olay uykunun genişliği sadece 8 milyon mil; yani Merkür’ün yörüngesinden daha küçük. Sgr A*’ın 25.000 ışık yılı uzağımızda bulunduğunu hesaba kattığımızda bu durum, olay ufkunun boyutlarının sadece 10 mikro yay-saniyeye karşılık geldiği anlamına geliyor; yani inanılmaz derecede küçük. Neyse ki, kara deliğin yoğun kütleçekimi ışığı bükerek mercek etkisi yaratıyor ve bu sayede gökyüzünde daha büyük görünmesini sağlıyor. Yaklaşık 50 mikro yay-saniye genişliğindeki bu değer, EHT’nin rahatlıkla ayırt edebileceği düzeyde.

Çalışmayı gerçekleştiren ekip, EHT’nin 1,3 mm’lik dalga boyunda elde edilen gözlem verilerini kullanarak ışığın doğrusal polarizasyonunu ölçtü. Güneş ışığı, Dünya atmosferinde yansıma nedeniyle doğrusal olarak polarize olur. (Aynı mantıkla ışığı engellemek ve parlamayı düşürmek için güneş gözlükleri de polarizedir) Sgr A*’ın durumunda ise polarize olmuş ışık, manyetik alan çizgileri etrafında spiral çizen elektronlar tarafından yayınlanır. Bunun sonucunda ışık direkt olarak manyetik alanı takip eder.

Yakınındaki maddelerin oluşturduğu bir yığılma diskiyle çevrili olan Sgr A*’ı gözlemleyen ekip, kara deliğe yakın bazı bölgedeki manyetik alanların iç içe geçmiş bir spagettiyi andıracak şekilde sarmallardan ve karışık çevrimlerden meydana gelen bir düzensizlik içerisinde olduğunu keşfetti. Diğer bölgelerin ise, bunun aksine, çok daha düzenli bir motife sahip olduğu göründü. Bu bölgeler büyük ihtimalle jetlerin gerçekleştiği kısımlar.

Diğer bir bulgu ise manyetik alanın 15 dakika gibi kısa bir zaman ölçeğinde, dalgalanmalar gösterdiği.

Johnson bu konuda “Galaksimizin merkezi, bir kez daha tahmin ettiğimizden daha dinamik bir yer olduğunu bize gösterdi. Bu manyetik alanlar her yerde dans ediyor.” diyor.

Gözlemler yapılırken 3 farklı coğrafik bölgede bulunan astronomi kuruluşundan yararlanıldı: İkisi de Hawaii – Mauna Kea’da bulunan SMA (Submillimeter Array) ve James Clerk Maxwell Teleskopu, Arizona – Mt. Graham’da bulunan SMT (Submillimeter Telescope) ve Kaliforniya – Bishop’ta bulunan CARMA (Combined Array for Research in Millimeter-wave Astronomy). EHT’nin Dünya çapındaki radyo çanağı sayısı arttırılarak bir kara deliğin olay ufkunu direkt olarak görüntüleme olanağını sağlayacak çözünürlük değerlerine ulaştırılması hedefleniyor.

Doeleman bununla ilgili olarak “Dünya ebatlarına yayılmış bir teleskopun inşası için tek yol biliminsanlarının küresel olarak birlikte çalışmasından geçiyor. Elde edilen bu bilimsel sonuçlarla birlikte EHT ekibi, astronominin merkezi bir paradoksunu çözmeye bir adım daha yaklaşmıştır: Neden kara delikler çok parlak?” diye ekliyor.
Görsel açıklaması: Görselde galaksimizin merkezindeki kara delik, kendisini çevreleyen yığılmış sıcak madde diskiyle birlikte betimlenmiş. Mavi çizgiler manyetik alanı takip ediyor. Olay Ufku Teleskopu, ilk kez, kara deliğin olay ufkunun 6 katına (6 Schwarzschild yarıçapı) karşılık gelen bir çözünürlük değeri ile bu manyetik alanları ölçümledi. Bulgular disk bölgesindeki manyetik alanların iç içe geçmiş bir spagettiyi andıracak şekilde sarmallardan ve karışık çevrimlerden meydana gelen bir düzensizlik içerisinde olduğunu gösteriyor. Diğer bölgeler ise, bunun aksine, çok daha düzenli bir motife sahip. Bu bölgeler büyük ihtimalle jetlerin (dar ve sarı bir şerit ile gösterilmiş) gerçekleştiği kısımlar.
Kimyasal elementleri sınıflandıran periyodik tabloya dört yeni element eklendi. Rusya, ABD ve Japonya'daki bilim insanlarının bulduğu dört süper-ağır kimyasal element, uzmanlar tarafından kontrol edildikten sonra resmi olarak tablodaki yerini aldı. Böylelikle tablonun yedinci sırası da dolmuş oldu. En son 2011 yılında 114 ve 116 sayılı elementler tabloya girmişti.

Merkezi ABD'de bulunan kimyasal sınıflandırma, terminoloji ve ölçümlerden sorumlu küresel örgüt, Uluslararası Saf ve Uygulamalı Kimya Derneği 113, 115, 117 ve 118 şeklinde belirlenen dört yeni elementi 30 Aralık'ta tescil etti.

İnsan eliyle oluşturulan yeni elementler, hafif atom çekirdeklerini birbiriyle çarpıştırıp radyoaktif süper ağır elementlerin parçalanmasını izleyerek bulundu.

Guardian'ın haberine göre Japonya'da Riken Enstitüsü'nde araştırmayı yürüten Kosuke Morita ekibinin şimdi "119 elementinin ve ötesinin bilinmeyen bölümlerine bakmayı planladıklarını" söyledi.

Kimya dalında Nobel ödülü almış Ryoji Noyori buluşla ilgili "Bilim insanları için bu, Olimpiyatlarda altın madalya kazanmaktan bile daha değerli." dedi.

İsim Önerileri
Şimdilik periyodik tablodaki yerlerine göre adlandırılan elementler gelecek aylarda buluşları gerçekleştiren ekipler tarafından isimlendirilecek. 113 elementi Asya'da isimlendirilen ilk element olacak.

Uluslararası Kimya Derneği'nin İnorganik Kimya Bölümü Başkanı Profesör Jan Reedjik "Şimdi element isimlerinin ve sembollerinin resmileşme süreci başladı. Bu elementler geçici olarak ununtrium (Uut ya da element 113), ununpentium (Uup, element 115), ununseptium (Uus 117) ve ununoctium (Uuo, element 118) olarak adlandırılıyor." dedi.

Yeni elementler isimlerini mitolojik bir kavram, bir mineral, bir yer ya da ülke, bir nitelik ya da bilim insanlarından alabiliyor.

Fiziksel olarak bakıldığında insan, diğer canlılara göre oldukça zayıf, güçsüz, yeteneksiz ve aciz sayılır. Ne kemikleri kırıp ilikleri yiyebilecek çene yapılarımız, ne ölmüş hayvanların postlarını parçalayabilecek pençelerimiz, ne etleri bölebilecek dişlerimiz, ne de sert gagalarımız var. Özellikle diğer vahşi yırtıcılarla karşı karşıya kaldığımızda bedensel olarak onlara karşı koyabilecek hiçbir gücümüz yok. Fakat ateşin keşfi insanoğluna sınırsız bir güç tanıdı ve insanoğlu doğanın kendine bahşettiği bu armağanı, hiçbir zaman iyi yönde kullanmadı.

Üç ila dört milyon yıl önce diyetlerine eti katan insansı türlerinden biri 2.5 milyon yıl önce alet yapma becerisi olan insana doğru evrildi. Bu tarihte insan, et ihtiyacını eskisi gibi leşlerden değil avlanarak karşılamaya başladı. Bu tarihlerde çakıl taşlarından ya da çakmak taşlarından keskin kenarlı aletler yapan insan, bu aletleri çeşitli işlerinde kullanmaya başladı. Kültür tarihimizi başlatan bu ilk aletler ile beraber, kasaplık işleri kolaylaşan insan, hala büyük otçul hayvanları avlayabilecek silahlara sahip değildi ve ateşi henüz kontrol altına almayı başaramadıkları için etleri çiğ olarak yiyordu.

Avcı toplayıcı yaşam süren insanların, zaman zaman ateş kullanmaya başlaması yaklaşık 800.000 yıl önce oldu. 300.000 yıl önce ise Homo erectus, Homo neandertalensis ve Homo sapiens ateşi günlük hayatlarının bir parçası olarak kullanıyordu. Ateş kullanımı ile beraber avcı toplayıcıların hayatı ve insanoğlunun evrimi büyük oranda değişti.

İnsana ısı ve ışık kaynağı olan ateş aynı zamanda yırtıcı hayvanlardan korunmak, sık bitki örtülerini çayıra çevirmek ve yiyecekleri pişirmek gibi birçok işe yarıyordu. Yemeklerin pişirilmesi ile birlikte, besinlerin kimyası ve biyolojisi değişti. Gıdalardaki parazit ve mikroplar yok oldu, meyve, kabuklu yemiş ve böcekler daha kolay sindirilebilir hale geldi. En önemlisi ise yemek pişirmek, insan vücudunda ciddi miktarda enerji harcayan uzun bağırsakları kısaltıp, bir diğer ciddi miktarda enerji harcayan beynin gelişmesine olanak sağladı. Besinleri çiğneme süresi azaldı. Yemek pişirmek daha çeşitli besinlerin yenebilmesini, yeme işleminin daha kısa sürede yapılabilmesini, daha kısa bağırsaklarla ve daha küçük dişlerle idare edebilmeyi sağladı.

Ateşle beraber insanlar istedikleri zaman büyük bir ormanı küle çevirebilecek sınırsız bir güce kavuştular. Üstelik bunun için sadece bir insan bile yeterli idi.

Dişlerin küçülmesine, çene kaslarının zayıflamasına dolayısı ile çenelerin küçülmesine yol açan ateş, insanlığa adeta çağ atlattı. Ateşin keşfinin sosyal olarak yarattığı etkileri kesin olarak bilemesek de, insanların sosyal yönünü de büyük ölçüde değiştirdiği düşünülür. Çünkü ateş, yarattığı güvenli ortam, ışık, sıcaklık gibi etkenlerle insanların biraraya toplanması için oldukça elverişli bir ortam sağlıyordu.

Ateş yemek pişirmenin yanında insan hayatına birçok yenilik getirdi. Ateş sayesinde doğal ortamları kendilerine uyacak şekilde düzenlemeye başlayan insanlar, yabani gıdaların büyümesini sağlamak için toprağı temizleyip, hayvanların otlayıp üremesi için alanlar açmaya başladı. Böylece insanlar yabani gıdaları toplayabilir ve üreyen hayvanları ateş yardımıyla topluca uçurumdan aşağı sürebilecek hale geldi. Sonrasında ok ve yayın katıldığı bu avlanma tekniklerine yaklaşık 18.000 yıl önce kurdun av köpeğine dönüşmesi ile bir artık insanlar uzman avcı kategorisine yükseldi.

İnsanlık tarihindeki en önemli kültürel buluşlardan biri olan ateşin keşfi, yaşam standartlarındaki birçok değişikliğin yanısıra, insanın evrimine doğrudan yön verdi. Yaşlıların daha iyi beslenmesi ile insan ömrü uzadı, ateşte pişirilen yiyeceğin daha hijyenik olması insan sağlığını olumlu etkiledi, hastalıklar ve ölümler azaldı, mide ve bağırsaklarda etkin olan bakterilerin yarattığı hastalıklar bitti. Zaman içinde pişmiş yiyeceklere uyum sağlayan bünyemiz de bu doğrultuda evrimleşti.

Zamanda yolculuk yapan bir makine icat edip Dünya’nın ilk dönemlerine gitmeye kalksak kötü bir sürprizle karşılaşırdık. Hava olmadığı için soluk alamaz, birkaç dakika içinde oksijensizlikten ölürdük. Gezegenin oluştuğu ilk dönemlerde atmosferde oksijen yoktu. Bilim insanları bu gazın ancak 2,4 milyar yıl kadar önce oluşmaya başladığını belirtiyor.

Atmosferde oksijenin ortaya çıkması “Büyük Oksidasyon Olayı” olarak adlandırılıyor. Bu ise gezegenin başına gelen en önemli olaylardan biri olmuştur. Zira oksijen olmasaydı yeryüzünde bugün gördüğümüz canlılar da olmayacaktı.

Oksijen Nasıl Oluştu?
Yıllar boyunca bilim insanları ilk oksijenin nasıl ortaya çıktığını araştırdı. Uzun zaman, soluduğumuz havanın oluşmasında canlıların rolü olduğunu düşündüler. Ama herhangi bir canlı değil. Son veriler doğruysa, Büyük Oksidasyon Olayından hemen önce yaşamın kendisi büyük bir değişim geçiriyordu. Olayları anlamada bu evrimsel sıçrama önemli olabilir.

4,5 milyar yıl önce oluşan dünyamız, Büyük Oksidasyon Olayı sırasında 2 milyar yaşındaydı. Üzerinde tek hücreli canlılar yaşıyordu.

Dünyada yaşamın ne zaman başladığını tam olarak bilmiyoruz, ama bu mikroorganizmaların bilinen en eski fosilleri 3,5 milyar öncesine dayanıyor. Bu ise yeryüzünde yaşamın Büyük Oksidasyon Olayından en az bir milyar yıl önce başlamış olduğu anlamına geliyor.

Siyanobakterinin Rolü
Bu basit canlıların Büyük Oksidasyon Olayında rolü olduğu düşünülüyor; özellikle siyanobakteri adı verilen, bazen göllerin ve denizlerin üzerinde mavi-yeşil bir tabaka oluşturan mikroskobik organizmaların. Bu organizmalar ilk ortaya çıktıklarında, güneşten aldıkları enerjiyle su ve karbondioksitten şeker yapmanın yolunu bulmuştu. Yani fotosentez yapıyorlardı. Bugün bütün yeşil bitkiler bu şekilde besleniyor.

Fotosentez sonrasında atık ürün olarak oluşan oksijen bakterinin işine yaramadığından havaya bırakılır. İşte siyanobakterinin havaya oksijen salması sonucu Büyük Oksidasyon Olayı gerçekleşmiştir. Ancak bu, olayın neden ve ne zaman gerçekleştiğini açıklamıyor. Siyanobakteri Büyük Oksidasyon Olayından çok önce ortaya çıkmıştı. Uzmanlar onun yeryüzündeki ilk organizmalar arasında olduğuna inanıyor. Geçmişini 3,5 milyar yıl öncesine dayandıranlar var.

Çok Hücreli Bakteri
Modern siyanobakterinin daha da ilginç özellikleri bulunuyor. Bakterilerin çoğu tek hücreli iken siyanobakteri çok hücreli ve ipliksi bir yapıya sahiptir. Ayrıca çoğu, özel işlevleri olan ve bölünme yeteneğini kaybeden hücreler de üretir. Bazıları, canlılarda kas, sinir, kan hücresi gibi özel hücrelerin başlangıcının burada yattığına inanıyor. Çok hücreli canlıların kökeni ise 2,5 milyar yıl öncesine, Büyük Oksidasyon Olayından önceye dayandırılıyor.

Nedeni ne olursa olsun, oksidasyon gezegende gerçekleşen en önemli olaylardan biridir. Başlangıçta birçok bakteri için ölüm nedeni olan oksidasyon uzun vadede farklı canlı türlerinin, farklı yaşam biçimlerinin gelişmesine olanak sağladı. Canlılar tepkimeli bir gaz olan oksijeni enerji kaynağı olarak kullanmaya başladı.

Oksijen soluyan organizmalar daha aktif ve daha büyük hale gelir. Böylece siyanobakteriden bitkiler ve hayvanlar, süngerler, solucanlar, balık ve nihayet insanın evrimi gerçekleşti. Kısacası, siyanobakteri hakkındaki iddialar doğru ise karmaşık canlıların ortaya çıkması onların sayesinde olmuştur denebilir.