Darwin’in başyapıtı, Türlerin Kökeni, iki temel noktayı kapsamaktadır. Bunlardan biri, türlerin değişmezliği öğretisine ilişkindir. Darwin çok sayı ve çeşitte olgusal kanıtlar getirerek, kilisenin resmî görüşünü de yansıtan o yerleşik öğretinin dayanaksız olduğunu gösterir. Belli doğa olgularını açıklama bir evrim kuramı oluşturmayı gerektirmekteydi. Canlı dünyada, sürekli yeni türlere yol açan ama yavaş giden değişim genel kuraldı.

İkinci nokta, Darwin’in “doğal seleksiyon” dediği evrim sürecinin düzeneğine ilişkindir. Buna göre, tüm ereksel görünümüne karşın, canlıların evrimi doğrudan ve de yalın bir biçimde hiçbir amaç içermeyen mekanik terimlerle açıklanabilirdi.

Darwin’in çalışmasını meslekten biyologlar arasında etkili kılan işte bu ikinci noktaydı. Biyologların çoğu zaten, evrim düşüncesini kabul etmeye hazırdı; ancak, 1859’dan önce hemen hiçbir biyolog evrimin oluşum düzeneği üzerinde “bilimsel” diyebileceğimiz bir düşünceye sahip değildi. O dönemin seçkin bilim adamlarından T. H. Huxley, örneğin, Türlerin Kökeni’ni okuduktan sonra, “Bunu düşünmediğim için ne kadar aptal olmalıyım!” demekten kendini alamaz. Huxley’in geriye kalan meslek çalışması Darwinciliği savunmak ile geçer.

Darwin’in evrim görüşü, 19. yüzyılın sonlarına dek biyologlar tarafından genellikle benimsenir. 1890’dan sonra su yüzüne vuran kimi kuşku ve doyumsuzluk belirtileri giderek yoğunluk kazanır; öyle ki, 1910’a gelindiğinde kimi eleştiricilerin, Darwinciliğin artık öldüğünü ileri sürdüklerine tanık olmaktayız. “Darwincilik” derken kuşkusuz evrimin doğal seleksiyon yöntemi söz konusuydu. Yoksa, 1859’dan sonra bir iki eski kafalı ya da şarlatan dışında biyologların hemen hiçbiri evrim olgusunu sorgulama yoluna gitmemiştir.

Yüzyılımızın başlarında evrim kuramına yönelik bu kuşkucu tutum iki temel nedene dayanmaktaydı. Bir kez, o zaman bilinen Darwincilik giderek salt spekülatif bir öğreti olma yoluna girmiş; doğal seleksiyon, olgusal verilere gitmeksizin de her şeyi açıklayan; doğruluğu apaçık bir ilke diye algılanmaya başlanmıştı. Sonra genetik alanında “mutasyon” denen yeni bir olay ortaya çıkmıştı. Buna göre, kalıtsal değişim, adım adım değil sıçrayarak ilerlemekteydi. Bu demekti ki, evrim Darwin’in ileri sürdüğü gibi yavaş giden bir değişim değil, büyük sıçramalar içeren bir süreçtir.

Ne var ki, evrim ve kalıtım çalışmalarında daha sonra ortaya konan çok sayıda yeni olgusal kanıtlar, Darwinciliğe yöneltilen eleştirilerin yersizliğini gösterir; dahası, dengeyi kanımca bir daha tersine dönmeyecek şekilde Darwincilik lehine çevirir. Bu kanıtlar arasında en başta mutasyonların büyük çoğunluğunun sıçramalar biçiminde değil, belki küçük adımlar biçiminde birer değişim olduğu bulgusu gelir.

Görülüyor ki, Darwinciliğin yıkıldığı savı en azından bir abartma olmaktan ileri bir şey değildi. Gerçekten, yüzyılımızda ortaya konan tüm biyolojik bulgular doğal seleksiyonu evrimin temel yöntemi olarak kanıtlayıcı niteliktedir. Öyle ki, bu yöntem şimdi Darwin’in bıraktığından daha sağlam bir dayanak üstündedir. Bir noktayı hemen belirtelim: Evrime ilişkin alternatif açıklamalar inandırıcı olmaktan çıkmıştır. Bunların başında, sonradan edinilen özelliklerin (yani bireyin yaşam döneminde çevresindeki değişikliklerin etkisiyle ya da organlarını kullanıp kullanamama nedeniyle uğradığı değişikliklerin) kalıtsallık savını içeren Lamarkçılık vardı. Bu artık geçerliğini tümüyle yitirmiş bir teoridir: Açıklamada yetersiz kaldığı birçok olgunun yanı sıra, pek çok olguya da ters düşmektedir. Üstelik açıklar göründüğü olgular da ya birtakım yanlışlıklar içermekte ya da daha doyurucu alternatif açıklamalara elvermektedir. Kaldı ki teorinin kendi içinde yeterince tutarlı olduğu bile söylenemez.

Gene inandırıcılığını yitiren bir başka açıklama da “orthogenesis” denen, evrimin önceden konmuş belli bir yönde ilerleyen bir süreç olduğu görüşüdür. Gerçi fosiller üzerindeki incelemeler evrimin çoğu kez doğrusal bir çizgi izlediğini göstermektedir. Bunun çok iyi bilinen bir örneği, atın koşma hızına, tek tırnaklı ayağa, ot çiğnemede oldukça etkili diş yapısına yönelik kararlı evrimdir. Ne var ki, evrimin nerede daha etkili bir organ ya da organsal işleve yönelik olduğu görülmüşse, orada doğal seleksiyonu bulmaktayız. Kaldı ki filler ile bir maymun türü olan şebekler (baboons) örneğinde olduğu gibi evrimin doğrusal bir çizgi izlemediğini, tersine, zaman zaman yön değiştirdiğini gösteren pek çok gözlem verisi vardır.

Evrimi açıklamada bir de Bergson’un “élan vital” türünden gizemli yaşam gücü ya da bilinçaltı ereksellik içeren teorilere başvurduğunu biliyoruz. Öyle bir teori çarpıcı olsa da, gerçek anlamda bir açıklama olmaktan uzaktır. Yaşamın élan vital denen gizemli atılım gücüyle evrimleştiğini söylemenin, uçağın élan uçak olduğu için uçtuğunu söylemekten farklı yoktur.

Durum yalnızca sözünü ettiğimiz alternatif açıklamaların geçersizliklerini yitirmesiyle değil, aynı zamanda doğal seleksiyon kuramını destekleyen pek çok yeni kanıtın toplanmasıyla da Darwincilik için güvence sağlamıştır. Darwin’in kendi kuramına ilişkin sıkıntılarından biri (ki bu sıkıntı onu istemeyerek de olsa bazı noktalarda Lamarkçılığa sığınmaya itmiştir), bizim şimdi “küçük mutasyon” dediğimiz ufak çapta kalıtsal varyasyonların, çiftleşmeye karşın, nasıl korunabildiğini görememesiydi. Bu o sıra yaygın olan “kalıtsal kaynaşma” düşüncesine bağlı olmasından ileri gelen bir sıkıntıydı. İki farklı tip arasındaki çiftleşmede, iki tarafın kalıtım özelliklerinin yavruda kaynaştığı (tıpkı ayrı renkteki iki mürekkep damlasının kaynaşması gibi) varsayılıyordu. Öyle ki, yeni bir özelliğin çiftleşme nedeniyle bozularak çok geçmeden ortadan silineceği beklentisi vardı. Oysa Mendelciliğin özü, genlerin ya da kalıtım birimlerinin (çok az rastlanan mutasyonları hesaba katmazsa) öbür genlerle birleşme biçimleri ne olursa olsun değişmeden kaldığıdır. Mutasyonla oluşan genlerin birçoğunun, koşullar elverip çoğalma olanağı buluncaya dek, üreme hücresi plazmasında etkisiz olarak kaldığı bilinmektedir. Mutasyonla oluşan yeni bir gen çekinik (recessive) ise, yani belirgin etkinlik göstermesi için çift dozda ortaya çıkması gerekiyorsa, azıcık zararlı da olsa, tek dozda uzun süre kalabilir.

Darwinciliğin özü doğal seleksiyon ilkesinde saklıdır; öyleyse, öncelikle bu ilkeyi anlamamız gerekir.

Darwin doğal seleksiyon teorisini gözlenebilir üç doğa olgusuyla bu olgulardan kalkan iki mantıksal çıkarsamaya oturtmuştur. İlk olgu tüm organizmaların geometrik diziyle çoğalma eğilimidir. Organizmaların bu eğilimi, yaşamlarının ilk aşamasında yavruların sayı bakımından ana-babalarını daima aştığı olgusunda yansımaktadır. Bu kural canlıların üreme biçimi nasıl olursa olsun (doğum, yumurtadan çıkma, hücre bölünmesi vb.) tüm durumlar için geçerlidir.

İkinci olgu, daha fazla çoğalma eğilimine karşın, türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır.

Bu iki olgudan Darwin ilk ilkesini, yaşam savaşımı ilkesini, çıkarsar. Şöyle ki, yaşamı sürdürebilenden daha fazla yavru üretildiğinden bunlar arasında yaşamda kama yarışımı kaçınılmazdır.

Darwin’in üçüncü doğa olgusu varyasyondu: Tüm organizmalar birbirlerinden önemli ölçülerde farklılık gösterir. Bu olguyla birinci çıkarsaması ona ikinci çıkarsaması olan doğal seleksiyon ilkesini verir. Bireyler arasında yaşam savaşımı olduğu, bireylerin de farklı özellikler taşıdığı göz önüne alındığında, yaşam savaşımında kimi özelliklerin üstünlük kimi özelliklerin de tersine yetersizlik oluşturacağı kaçınılmazdır. Öyleyse özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin yaşamda kalma ve üreme olasılığı yetersizlik içinde olan bireylerden daha fazladır. Söz konusu özellikler çoğunluk kalıtsal olduğundan, yaşam savaşımında başarı sağlayan özellikler kuşaklar boyu birikirken, yetersizliğe yol açan özellikler, bireylerin ayıklanmasıyla, giderek yok olur. Böylece doğal seleksiyon, canlıların çevre koşullarına daha uyumlu olmalarını sağlamakta, uzun sürede türlerin evrimine yol açmaktadır.

Biyolojinin tarihsel gelişiminin ışığında, değindiğimiz noktalar biraz daha durmak, hem Darwin’in teorisine ilişkin kendi görüşünü hem de günümüzün bakışını aydınlatma bakımından yararlı olacaktır.

Darwin’in belirlediği ilk olgu herhangi bir sorgulamaya uğramadan kalmaktadır. Tüm organizmalar geometrik diziyle çoğalma gizil gücüne (potansiyeline) sahiptir. Kuşkusuz, üreyen yavruların ana babaya oranı sabit değildir; bu, yerden yere, mevsimden mevsime farklılık gösterebilir. Bununla birlikte, tüm durumlarda çoğalma eğilimi aritmetik değil geometrik artış sergilemektedir.

Türlerin nüfus sayısındaki genel kararlığına ilişkin ikinci olgu da herhangi bir kuşku ya da itiraza yol açmamıştır. Darwin’in de özellikle belirttiği gibi, nüfus kararlılık kesin değil yaklaşık bir belirlemedir; öyle ki, kimi türlerde nüfus sürekli artış gösterirken, diğerlerinde tersine bir gidiş olabilir. Ancak sürekli bir artış hâlinde bile çoğalma hiçbir zaman potansiyelin elverdiği düzeye ulaşamaz: Yavruların bir bölümü daha ilk aşamada ister istemez ayıklanır. Üstelik artan ekoloji bilgilerimize dayanarak, pek çok türün sayılarında dönersel (cyclical), çoğu kez gözden kaçmayan düzgün bir gidişle oluşan büyük çapta artış ya da azalışların olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu durum, kimi ilginç evrimsel sonuçlarına karşın, genel ilkeyi geçersiz kılmamaktadır.

İlk iki olgu kabul edildiğinde, onlardan çıkarsanan sonucu yadsıyamayız: Canlılar dünyasında yaşam savaşımı, daha doğrusu ayıklanmaktan kurtulma savaşımı, kaçınılmazdır.

Özetlersek, Darwinciliğin günümüzde tüm canlılığıyla sürdüğünü söyleyeceğiz. Daha da ileri giderek, modern evrim kuramımızda Darwin’den daha çok Darwinci olduğumuzu söyleyebiliriz. Darwin’in evrim kuramına özel katkısı doğal seleksiyon ilkesiydi; ancak döneminin bilgi yetersizliği nedeniyle organ kullanım veya kullanımsızlık sonuçlarının, çevresel etkilerin doğrudan yol açtığı modifikasyonların kalıtsallığı gibi Lamarkçı hipotezlere başvurarak teorisini pekiştirmek zorunda kalmıştı. Bugün biz o türden ikincil destek hipotezleri gerekli görmemekteyiz. Tüm canlı dünyaya egemen doğal seleksiyonun evrimin neredeyse tek yönlendirici aracı olduğu yeterince kanıtlanmıştır, artık!

Darwin’e haklı olarak, biyolojinin Newton’u diyenler vardır. Newton gibi o da bilime, kendi uğraş alanının tüm dallarında geçerli, birleştirici bir kuram getirdi. Biyoloji her dalında evrimsel sonuçlar içermektedir. Örneğin, fizyolog insan bedenine ilişkin süreçler üzerinde son derecede ayrıntılı çözümler verebilir; ama, evrimsel tarihimizi göz önünde tutmazsa, verdiği çözümlemeler yetersiz kalmaktan kurtulamaz.

Kavramın birleştirici gücü, evrim üzerindeki çalışmaların biyolojinin çok farklı inceleme alanlarına başvurma, sorunlarını çözmede bu alanları birleştirme tutumunda da kendini açığa vurmaktadır. Karşılaştırmalı anatomi, embriyoloji, doğal tarih ile ekoloji, sınıflama, paleontoloji, genetik, davranış ve hücre bilimi, tüm bu ve benzer çalışmalar yeni evrim sentezinde birleşmekte, birbirini aydınlatmaktadır.

Öte yandan, evrim, çağdaş bilimsel görüşte giderek odaklaşan görecelik anlayışına ilk gereksinme duyan bilim dallarından biri olmuştur. Evrim açısından bakıldığında, bir organizmanın kendi başına bir anlamı yoktur; onun anlamı belli bir çevreyle, düşmanları ve rakipleriyle, geçmişi ve geleceğiyle ilişkisinde belirginlik kazanır. Tüm bu noktalar, Darwin’in kuramını ustaca işlemesinde üstü örtük de olsa vardır.

Evrim olgusuna getirdiği açıklamanın yanı sıra biyolojide pek çok soruna ışık tutan Darwincilik yıkılmadı; daha yetkin alternatif bir kuram ortaya çıkmadıkça da ayakta kalacaktır.

Julian Huxley
(Bu yazı, Prof. Dr. Cemal Yıldırım’ın “Evrim Kuramı ve Bağnazlık” adlı eserinden alınmıştır.)
Geçen sene uzay turizmini teşvik eden retro tarzda eğlenceli posterler hazırlayan NASA'nın Jet Propulsion Laboratory (JPL) departmanı, gördüğü ilgiden memnun kalmış olacak ki poster serisini bu sene daha da geliştirdi. Geçen seneki Exoplanet serisi ile birlikte toplam 14 posterden oluşan Visions of the Future serisi, NASA’nın eğlenceli ve yaratıcı yönünü gözler önüne seriyor.

Posterlerde Güneş Sistemi'ndeki gezegen ve çeşitli uydular üzerine uzay turizmi reklam kampanyaları tasarımlarını sergileyen JPL, bu kampanyalarda gezegenlere ve uzaya dair gerçek verilere atıfta bulunuluyor. Afişlerde Satürn'ün uyduları Enceladus ve Titan, cüce gezegen Ceres, Venüs ve Jüpiter'e ait bilgiler de bulunuyor.

NASA'ya bağlı bir araştırma geliştirme merkezi olarak hizmet veren JPL'de 13 yıl önce kurulmuş olan tasarım birimi, Dan Goods ve ekibinden oluşuyor. JPL'deki bilim insanları ve mühendislerle bir arada çalışan tasarımcılar, dolayısıyla tüm yeni keşifleri ve güneş sisteminde olup biten pek çok şeyi de yakından takip ediyor.















Bilim insanları, kütle çekimi ve evreni anlama yolunda muazzam bir keşif yaptıklarını açıkladı. Albert Einstein'ın kuramlarından 100 yıl sonra, onun tüm evrene yayıldığını söylediği kütle çekimi dalgalarını nihayet gözlemlediler. Kütle çekimi dalgalarını "görebilmenin" Büyük Patlama'dan başlayarak uzayın pek çok sırrını çözmekte faydalı olacağı ifade ediliyor.

Projenin Avrupa'daki lideri olan Max Planck Kütle Çekimi Fiziği Enstitüsü'nden Profesör Karsten Danzmann, Higgs bozonunun bulunuşu kadar önemli bir keşif yaptıklarını, bu keşfin DNA'nın yapısının anlaşılması ile bir tutulması gerektiğini söyledi.

Danzman, "Kesinlikle Nobel'i hak ediyoruz." dedi.

Kütle çekimi dalgaları nedir?
Uzay-zamandaki dalgalar. İki büyük kara deliğin çarpışması gibi şiddetli olaylarla doğuyor ve örneğin bir havuza taş atıldığında yüzeyinde oluşan halkalar gibi dağılmaya başlıyorlar. Işık hızıyla hareket eden bu dalgalar zamanla yalnızca galaksiye değil, uzay-zamanın tümüne yayılıyor.

Başka açılardan da ışığa benzeyen bu dalgaların, ışıktan önemli bir farkları var: Onun gibi başka cisimler tarafından saçılmıyor ya da emilmiyorlar. Yani bozulmadan kalıyorlar. Bu nedenle de bilim insanları onlara "Mükemmel haberciler" diyor. Bu dalgalarla gönderilen mesaj, aradan milyonlarca yıl da geçse ilk günkü gibi kalıyor.

Bu keşif ne işe yarayacak?
Keşfi yapan Ligo İşbirliği adlı uluslararası ekip, gözlemlerinin astronomide çığır açacağını ve nihayetinde Büyük Patlama'yı anlamamıza yardımcı olacağını söylüyor. Çünkü kütle çekimi dalgalarının ilk olarak evrenin oluştuğu anda meydana geldikleri ve hala uzayda dolaştıkları tahmin ediliyor.

Profesör Stephen Hawking, bunun bilim tarihine geçecek bir an olduğunu söyledi. Kara delikler konusunda uzman olan Hawking, "Kütle çekimi dalgaları, evrene bakmanın yepyeni bir yolunu sunacak bize. Onları saptayabilir olmamız, astronomide devrim yaratabilir." dedi ve ekledi: "Einstein'ın İzafiyet Teorisi'ni sınamanın yanı sıra, evrenin tarihi boyunca oluşmuş tüm kara delikleri görmeyi umabiliriz. Hatta Büyük Patlama sırasındaki evrenden kalıntıları bile görmek mümkün olabilir."

Bilim insanları şimdi nelere bakacaklar?
Keşfin özellikle uzayın "Karanlık Evren" denen ve bugün elimizde olan teleskoplarla göremediğimiz daha büyük olan bölümünü anlamakta işe yarayacağı umuluyor.

Kara delikler, nötron yıldızlar ilk bakılacak yerler olacak. Ama tabii asıl, uzayın derinliklerinde geçmişin ve "Büyük Patlama"nın izleri aranacak.

Bilim çevreleri bu imkanın yepyeni bir kuşağı bilimsel araştırmalara yönelteceği umudunu da dile getiriyor.

Araştırma nasıl yapıldı?
Dünyanın çeşitli yerlerindeki laboratuarlar, yıllardır L şeklindeki uzun tüneller boyunca lazer ışıkları yollayarak uzay-zamanın dokusundaki dalgalanmaları saptamaya çalışıyordu. Dalgaların izi, interferometre denen aletlerle ölçülen, bir atomun büyüklüğünden kat kat ufak değişimlerde arandı.

Sonunda ilk gözlem, Dünya'ya bir milyardan fazla ışık yılı uzaklıkta iki kara deliğin çarpışması sırasında yapıldı. Üstelik kara deliklerin birleşmesi ABD'de Washington ve Louisiana eyaletlerindeki iki ayrı LIGO (Lazer İnterferometre Kütle Çekimi Dalgası Gözlemevi) laboratuarında birden, 14 Eylül 2015'te, 13:51'de saptandı. Yani interferometreler bir milyar yıldan fazla bir süre önce yaşanan olayı kaydedebildi.

Gerçekten ilk kez mi görüldüler?
2014 yılında Antarktika'daki BICEP-2 teleskobuyla çalışan araştırmacılar ilk keşfi yaptıklarını sanarak bilim dünyasını heyecanlandırdı. Ancak iki hafta kadar sonra, yanlış analiz yaptıkları ortaya çıktı.

Einstein ne demişti?
İzafiyet Teorisi'ni yazarken ortaya attığı kuramlardan birinde, tüm evrenin kütle çekimi dalgalarıyla kaplı olduğunu söylemişti.

Einstein'a göre uzayda bir bölgedeki kütle çekimi ani bir olay sonucu değişirse, o bölgeden uzaya ışık hızıyla kütle çekimi enerjisi dalgaları yayılır. Bu dalgalar da uzayda geçtikleri yerleri gerer ya da sıkıştırır. Fakat Einstein, bu dalgaların fiziksel varlığını saptamanın hiç mümkün olmayabileceğini de yazmıştı.

2011 yılında hayatını kaybeden Christopher Hitchens, yaşamı boyunca din ya da devlet otoriteleri tarafından dayatılan her türlü fikrin sorgulanabilmesi için mücadele etmiş, gerek yazınsal anlamda gerekse de faal bir aktivist olarak olaylara karşı sessiz kalmamış, fikirlerini cesurca ifade etmiştir. Aynı zamanda ateizmin günümüz kollarından biri olan "New Atheism" kavramının da kurucu ve yaşatıcılarındandı kendisi.

Genç Felsefeciye Mektuplar, Rainer Maria Rilke'nin "Genç Bir Şaire Mektuplar" adlı kitabındaki ana fikirden yola çıkılarak hazırlanmış, kendisine yöneltilen -hayali- mektuplara verilen cevapların bir derlemesidir. Diğer bir deyişle, Hitchens, kendisine çeşitli konularda meraklı gençlerin yazdığı mektuplara kendi hayatından ve fikirlerinden örnekler vererek cevap sunmakta, bu şekilde kendisini daha iyi ifade ettiğine inanmaktadır.

Hitchens'ın mektupları hakikaten de kendi anılarının ve düşüncelerinin bir derlemesi şeklindedir. Geçmişten veya içinde bulunduğu zamandan örnekler vermekte, politik yorumlarını esirgememekte, tanıklık ettiği tarihi olayların ve kişilerin küçük sırlarını okurla paylaşmaktadır. Oldukça samimi bir dille kaleme alınan bu mektuplar, bir insan için çeşitli otoritelerce önüne konulan bilgi ve fikirlerin her zaman şüpheyle sorgulanması gerektiğinin birçok güzel örneğini barındırmaktadır.
"Kariyer yerine yaşanmış bir hayat yaşa. Doğru olanın korunmasında yer al. Yaşanan özgürlük, yaşadığın birkaç kaybı telafi edecektir. Diğerlerinin tarzını beğenmiyorsan, kendininkini geliştir. Çoğalmanın hilelerini bil, sohbetlerde kendini ortaya koy ve o zaman çalışmanın keyfi günlerini doldurur."
[PDF Formatında Oku / İndir]
Oyunun adının “Iowa Kumar Deneyi” olarak isimlendirilmesinin sebebi, oyunu tasarlayan kişinin o zaman için Iowa Üniversitesi Tıp Koleji’nde, doktora sonrası Antoine  Bechara tarafından ortaya konmuş olmasındandır. Oyun, Hanna Damasio tarafından bir basamak daha ileri götürülmüştür.

Amaç, oyun esnasında beynimizin nasıl karar verdiğini, seçimlerimizi nasıl yaptığımızı görmektir. Hatta, yazının sonunda söyleyeceğimizi baştan söylemek gerekirse, beynimizin bir tarafları çoktan karar verdiği halde, bilincimizin bunun farkında olmadığıdır.

O zaman oyunun nasıl oynandığına geçelim.

Bir masada A, B, C, D olarak isimlendirilen dört adet iskambil destesine benzer deste vardır. Bir denek, destelerden çekmek üzere masaya oturtulur. Deneğe  2000 $ borç para verilir. Denekten yapması istenilen şey, önündeki A, B, C, D destelerinden hangisinden ve hangi sırada isterse kâğıt çekmesidir. Söz gelimi denek, A destesinden arka arkaya 3 adet kart çekimi yaptıktan sonra C destesine yönlenerek 2 adet, sonra B destesinden 6 adet ve tekrar A destesine dönerek 1 adet çekebilir ve bu şekilde devam edebilir. İsterse, tüm seçimlerini aynı desteden de yapabilir. Sonuçta, hangi desteden ne miktar ve hangi sırada seçtiğine dair karar, tamamen deneğe aittir.  Ancak deneğin bilmediği bir şey vardır. Deneğin, destelerden çektiği toplam kart sayısı 100 adet olduğu anda, deneyi gerçekleştiren kişi, deneyi sonlandıracaktır.

Oyunun kurallarını açıklamaya devam edelim. Denek, kartları çektikçe, kartlarda yazan miktar kadar ya kazanacaktır ya da kaybedecektir.  Söz gelimi çekilen kartların üzerinde 50$ kazandınız, 25$ kazandınız, 75$ kaybettiniz, 100$ kazandınız veya 100$ kaybettiniz gibi ibareler vardır. Denek, kazandıkça, deneyciden karttaki kadar para alacak, kaybettikçe de kartta yazan miktar kadar para verecektir.

Ancak, deneye katılan deneğin bilmediği bir şey daha vardır. A ve B destesi öyle bir ayarlanmıştır ki, 100$, 250$, 500$ kazandırabilirken, bir anda 500$ hatta 1000$ kaybettirebilmektedir. Buna karşılık, C ve D destesi daha mütevazi rakamlarla donatılmış olup, 25$, 50$, 75$ ve en fazla 100$ kazandırabilecek veya kaybettirebilecek şekilde hazırlanmıştır. 

Şu halde oyunun kurallarını özetlersek; dört adet desteden A ve B olarak isimlendirilen desteler riskli, B ve C olarak isimlendirilen desteler ise mütevazi rakamlarla kazandırmaya veya kaybettirmeye ayarlanmış kağıtlar olup deneğin bundan haberi yoktur. Denek, istediği sırada olmak üzere istediği desteden istediği kadar seçim yapabilmektedir. Ve ayrıca, deneyi yapan, kartların toplam sayısı 100 olduğunda deneyi durdurmaktadır. Tabii ki, hangi destelerin riskli hangilerinin  mütevazi kayıp ve kazançlar içerdiği ile toplam 100 adet kart sayısına varıldığında, deneyin durdurulacağından deneğin haberi yoktur.

Deney başladığında, denekler, hemen hemen ortalama olarak toplamda 30 kart seçtiklerinde, hangi destelerin riskli, hangilerinin nispeten kazandırabilen desteler olduğunun farkına varmaktadırlar. Bazı hırslı denekler, oyun içinde zaman zaman daha fazla kazanmak için A ve B destelerine  dönseler de, beklediği büyük kazançlar yerine, büyük kayıplarla karşılaşınca, deneye tekrar C ve D destelerinden devam etmektedirler.

BEYİNDE NELER OLUYOR?
Elbette ki bu kararları beynimizin düşünen ve planlayan, muhakeme yapan, alnımızın arkasında ve adına prefrontal korteks denilen kısımla yapıldığın biliyoruz. Peki bu deney, sadece prefrontal korteksin yani düşünen beyin dediğimiz kısmın kontrolünde mi yapılmaktadır? Bu defa deneye, yine beynimizin ön tarafına isabet eden, prefrontal korteks dediğimiz kısmın biraz daha aşağılarında, bir kısmı beynimizin  önünde, bir kısmı da beyin yarıkürelerinin içinde kalan ve adına ventromedial prefrontal korteks denilen ve herhangi bir nedenle bu kısmı hasar görmüş kişiler (hastalar) deneye dahil ediliyor. Diğer bir deyişle,  Bu kişilerin (hastaların)  prefrontal korteks denilen beyin kısımları son derece sağlam oldukları halde, ventromediyal prefrontal korteksleri hastalık, kaza veya doğuştan hasarlı kişilerdi. Bu arada hemen söyleyelim ki, bu kişiler, diğer karar mekanizmaları itibarıyla, gündelik hayatta, normal kişilerden çok da farklı davranmıyorlardı.

Ventromedial prefrontal hasarlı kişiler, bu deneye dahil edildiklerinde, normal kişilere göre farklı davranıyorlardı. Oyun esnasında, A ve B destelerinden daha fazla kazandıklarını görüyorlar, en yüksek kayıpların da aynı desteden olduğu gördükleri halde A ve B destelerinden kart çekmeye devam ediyorlardı. Hatta bazen, oyunun yarısına gelmeden  ellerinde para kalmıyor, deneyi yapan kişiden (deneyci)  ilave borç para istiyorlardı. İşin ilginç tarafı, deneye, kumar tutkunları da dahil edildiğinde, onlar da bir müddet sonra riskin farkına varıyorlar ve C, D destesine yöneliyorlardı.

Beynin, prefrontal korteks haricinde (prefrontalin hariç olmasının sebebi, kararı alabildiğimiz beyin bölgesi olduğu için) başka yerleri de kısmen hasarlı olan kişiler bile deneye dahil edildiklerinde, bir müddet sonra A ve B destesinin riskli olduğunu görüyor, C ve D destesine yöneliyordu.

Deneyi yapan kişi, deneyde fark yaratan kısmın ventromedial prefrontal hasarı olduğu ve dolayısıyla, bizi böyle bir deneyde riskten kaçınmamızı sağlayan kısmın ventromediyal prefrontal kısmın varlığı olduğunu anlamıştı. Peki bu kısım, bizi, deneydeki riskten ne tür bir işlevle kaçınmamızı sağlıyor olabilirdi? Şöyle bir akıl yürüttü. Ventromediyal prefrontal kısım, riskli durumlarda deneği denetliyor olmalıydı. Bir başka deyişle, ceza durumlarında bu kısım devreye giriyor ve kişiyi yaptığı davranış için frenliyor olmalıydı. 

Bunu belirlemek için, deneyci bu defa, deneklerin haberi olmadığı bir ortamda kağıtları yeniden düzenledi ve her desteyi, kaybetme sıklığı daha fazla olan kağıtları destenin üstüne gelecek şekilde düzenledi. Bir başka deyişle, hangi desteden seçerlerse seçsinler, destelerin en üstüne, deneklerin, diğer oyunların ortalamasına göre daha çok kaybedeceği şekilde dizimler yapıldı.

Her deste için, daha fazla kayıp verecek kağıtların üste dizildiği durumlarda, ventromediyal prefrontal hasarlı kişiler, normal kişiler gibi davrandılar. Venrtromediyal prefrontal hasarlı kişiler de, normal kişiler gibi deneyin bu düzenlemesinde, yüksek miktarda kayıp verdiren A ve B destelerinin yerine daha küçük kayıpların olduğu C ve D destelerine yöneldiler. Şu halde beynin bu kısmının (ventromediyal prefrontal kısım) cezalandırma ile bir ilişkisi yoktu. 

Bu saptamalara bakarak, normal kişilerin, ortalama 30 kart çekiminden sonra  A ve B destelerinden kaçınarak C ve D destelerine yönelmesini ventromediyal prefrontal korteks sağlıyor olmalıydı. Yani, ventromediyal prefrontal korteks, bizi, "geleceğimize de yatırım yapmamızı" söylüyordu. Dolayısıyla, bireyi sadece şimdiki hazlar için değil, gelecekte de varlığını sürdürmek üzere bir programa doğru itiyor olmalıydı. 

Özetlersek, ventromediyal prefrontal korteks, geleceğimize yatırım yapmaya, şimdinin hazzına takılmamızı önlemeye çalışarak, gelecekte de varlığımızı sürdürmemize yol açıyordu. Söz gelimi, birkaç yüz bin yıl evvelinde  avlandığımızda, yediklerimizin haricinde kalanları saklamak veya avın hepsini değil bir kısmını yiyerek bir kısmını da saklamamız ve gelecekte de varlığımızı sürdürmeye yöneltiyordu.

Ventromediyal prefrontal korteks yoksa veya hasarlı ise, beyin sadece şimdiyi ve şimdiye ait "çıkarlar" ile le ilgileniyor fakat kayıplara dikkat etmiyordu. “Şimdi” kavramı onlar için daha ön plana çıkıyordu. Söz gelimi, uyuşturucu almış veya alkol almış kişiler için de “şimdi” önemlidir. Sarhoş bir kişinin alkol nedeni ile geleceğe yönelik ufku o kadar daralır ki, böyle kişilerin beyni neredeyse “şimdiyi” çok daha net olarak görürler. Yani onlar için, gelecekten çok, şimdi önemlidir. Dolayısıyla, bu kişileri (sarhoş veya ventromediyal prefrontal hasarlı kişileri) geleceğe dair sözler ile değil ama şimdiye dair olabilecek sözlerle  ikna etmek daha kolaydır.

Kaba bir benzetme ile, telefonumuzun olmadığı, bize yardımcı olacak başkaca hiçbir aracın geçmediği, köy veya kasabanın olmadığı bir yolda, ortalama 90 km. hızla gittiğimizde benzini tasarruflu kullanarak, bilgisine sahip olduğumuz ve ancak varabileceğimiz bir benzin istasyonunu hedeflemek yerine, 160-170 km. hızla gidip, o anın keyfini çıkarmak, ancak, benzin yetmediği için de yarı yolda kalmak gibidir

İnsana ait en belirleyici özelliklerden biri anlık sonuçlardan çok, gelecekteki olasılıklar tarafından yönlendirilmeyi öğrenme yeteneğidir. Bunu çocuklukta öğrenmeye başlarız. Ventromediyal prefrontal hasarlı kişiler geleceğe yönelik yönlendirme bilgilerini kaybettikleri gibi, geleceğe yönelik yeni bilgileri edinme yetenekleri de ortadan kalkmış demektir. Bir başka söylemle, ventromediyal hasarlı kişiler için, geleceğe dair yapılacak yeni bir yatırım (düşünce, davranış vb.) öğrenme süreci kapanmıştır.

Anlıyoruz ki, bu kısmın hasar görmesi, gelecekle ilgili, zihinde depolanmış imgelerle (bilgilerle)  sinir bağları kopmuş olduğu için bağlantı kuramıyor demektir. Veya geleceği değerlendirmeye dair bilgiler, sinir bağlarının yetersizliği nedeniyle son derece zayıf bilgiler taşıdığı için, kişinin şimdiyi yaşama isteğine karşı koyamıyor diye düşünebiliriz.  Dolayısıyla bu zayıf bilgiler, işleyen bellekte (bunu, bilgisayarın REM belleğine benzetebiliriz) geleceği değerlendirecek kadar fazla kalamıyor anlamı da çıkmaktadır. 

Deneyi yapanlar bu duruma “Gelecek miyopluğu” adını vermişler.

DENEYE İLAVE
Deneyi yapanlar, deneye bir ilave daha yaptılar ve denekleri poligrafa bağladılar. Böylece deri iletkenliklerini de ölçebileceklerdi. Deri iletkenliği ölçmek demekle ne demek istediğimizi biraz daha açıklamak gerekirse, denek, kağıtları çekerken kazandığında veya kaybettiğinde, derilerinden salgılanan bir miktar ter, elektrik iletkenliğini arttıracak ve bu da -diyelim ki kişinin parmağına takılı bir almaç ile- almaca bağlı cihaz vasıtasıyla kazanma ve kaybetmenin etkilerini deri üzerinden ölçerek bir grafik olarak belirlemeyi kastediyoruz.

Deneyi yapanlar, gerek normal kişiler gerekse ventromediyal prefrontal korteksi hasarlı deneklerle deneyi tekrarladılar. Gördüler ki, gerek normal kişilerle yapılan deneylerde, gerekse ventromediyal prefrontal korteksi hasarlı olan kişiler, desteden kağıt çektiklerinde  hem  para kazandıran hem de para kaybettiren kağıt geldiğinde, almaçların bağlı olduğu yerde ter miktarı ve dolayısıyla deri geçirgenliğinin arttığı görüldü. Bir başka deyişle, normal kişiler de beyin hasarlı kişiler de o andaki kayıp ve kazançlardan etkileniyorlardı. 

Oyunda birkaç kart açıldıktan sonra, normal deneklerde çok şaşırtıcı bir gelişme başladı. Kötü desteden (A veya B) seçmeden hemen önce, yani denekler, deneycinin kötü olduğunu bildiği (tabii ki, deneklerin hangi destelerin riskli olduğunu bilmediklerini bir daha hatırlatalım) bir desteden kart açmayı düşündüğü veya niyet ettiği sırada, bir deri iletkenliği tepkisi oluşuyor ve tepki, oyun ilerledikçe artış gösteriyordu. Diğer bir deyişle, deneklerin beyni yavaş yavaş kötü bir sonucu tahmin etmeyi öğrenmeye başlıyor ve kart fiilen açılmadan önce, söz konusu destenin görece riskli veya kötü olduğunu işaret ediyordu. Ancak, deneklerin bilinçli beyni bunun farkında değildi. Çünkü, denekler, ortalama 30 kağıt çekişte hangi destenin riskli olduğuna bilinç dahilinde karar verirken, deri iletkenliğini ölçen poligraf, çok daha öncesinden (söz gelimi ortalama 20, kart çekiminde) bunun farkına varmaktaydı. Daha da açık söylemek gerekirse, denek, bilinçli olarak kartın ne çıkacağını bilmeden kartı çekmeye yönelirken, deri iletkenliği o destenin riskli olduğunu çoktan göstermişti bile.  Anlaşılıyordu ki, oyun başlangıcında, beynimizin bilinçli kısmı olan prefrontal korteks ile geleceğe yatırım yapan ventromedial prefrontal korteks kısmı beraberce öğrenmekteydi. Ancak, oyun ilerledikçe ventromedial prefrontal korteks, deneyimlediklerini, düşünen beyinden (prefrontal korteks) çok daha önce tahmine çevirmektedir.

Normal deneklerin bu tepkileri  ilginç olmakla birlikte, ventromedial prefrontal hasarlı hastaların (deneklerin) kayıtlarında görülenler daha da ilginçti. Yani, ventromedial prefrontal hasarlı hastalarda, normal deneklerde olduğu gibi, riskli desteye yönelme anındaki deri iletkenliği söz konusu olmamaktaydı. Beyin hasarlı hastalarda, beyinlerinin gelecekteki kötü sonuçla ilgili  tahmin geliştirdiğine dair herhangi bir belirti yoktu. İşin ilginç tarafı, oyun ilerledikçe ventromedial prefrontal hasarlı hastalar, bilinçli olarak hangi destenin daha riskli olduğunu farketseler de riskli desteden kağıt çekimi esnasında deri iletkenliğine dair bir işaret vermiyorlardı. Çünkü, normal kişilerde görevde olan bölüm, hasarlı hastalarda çalışmıyordu.

Deneyi, kitabında kaleme alan Antonio R. Damasio şöyle diyor: “Buna göre gizli, bilinçdışı bir tahmin, her türlü 'bilişsel' süreçten önce oluşmaktadır."

Bundan anlıyoruz ki, aslında bilincimiz daha farkında bile olmadan bir anda durduk yerde ortaya çıkan ve adına “sezgi” veya "önsezi" dediğimiz mekanizma için mistik veya metafizik bir atfa gerek kalmadan beynin bir işlevi olduğunu söyleyebiliriz. Belli ki evrimsel süreç, bundan birkaç milyon yıl evvel insanın atalarının henüz düşünen beyninin olmadığı veya henüz ortaya çıkmaya başladığı zamanlarda, kendisini olası tehlikelerden koruyacak  sezgi veya dürtü olarak bu riskten uzaklaştıracak en azından riskleri azaltacak ve böylece hayatta kalmasına yardımcı olacak bir mekanizmayı hediye etmiş görülüyor.

Kararı biz mi veriyoruz, yoksa bizim adımıza beynimiz mi? Siz ne düşünüyorsunuz?



Erol


Kaynaklar:
Antonio R. Damasio, Descartes'in Yanılgısı, Varlık Yayınları (1999)
http://www.turkpsikiyatri.org/blog/2012/03/31/frontal-lob-islevleri/
http://www.dusunenadamdergisi.org/tr/TMakaleDetay.aspx?MkID=934


2005 yılında cüce gezegen Eris'in Caltech'de gökbilimci Mike Brown ve çalışma arkadaşları tarafından keşfedilmesi, bir yıl sonrasında Plüton’un 9. gezegen unvanının elinden alınmasına yol açmıştı. Brown da Plüton'u ünvanından eden kişi olarak, Twitter'ı "plutokiller" yani Türkçe'siyle "Plüton’un katili" adıyla kullanıyordu.

Brown ve çalışma arkadaşlarının The Astronomical Journal'da yeni yayımlanan çalışmaları ise, hiç şüphe yok ki, Eris'in keşfinden daha büyük heyecan yarattı. Bu çalışmada, Güneş Sistemi’nde bulunan, "Planet Nine" olarak adlandırdıkları ve "Phattie" takma adını taktıkları gerçek dokuzuncu gezegenin keşfedildiği öne sürülüyor. Bu gezegenin neredeyse Neptün boyutlarında olduğu düşünülüyor.

"Düşünülüyor" denmesinin sebebi, bu gezegen henüz gözlemlenememiş olması. Fakat, bilim insanları bu gezegenin varlığının delillerini sunuluyorlar.

Gözlemevi kurucusu Percival Lowell'ın Planet X'in (gezegen X) Güneş Sistemi'nin kenarlarında saklandığını öne sürmesinden yüz yıl sonra, bilim insanları Planet Nine olarak adlandırdıkları bir gezegenin varlığının en iyi delillerine sahip olduklarını belirtiyorlar.

Planet Nine üzerine yapılan yörüngesel hesaplamalara göre, eğer böyle bir gezegen varsa, yaklaşık olarak Dünya'nın 10 katı ağırlığına sahip. Ayrıca, bu gezegen Güneş'in etrafındaki dönüşünü yaklaşık olarak 10,000 ila 20,000 yıl arasında tamamlıyor ve Güneş'e olan uzaklığı hiçbir zaman Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığının yaklaşık olarak 200 katından (200 au) daha yakın olmuyor. Bu mesafe Planet Nine'ı, Plüton’un çok daha ötesine, Kuiper kuşağı bölgesine atıyor. Ayrıca bu gezegen, bilinen diğer uzak nesnelere göre ters eksene sahip.

Planet Nine (Gezegen Dokuz) Nerede?

Makalenin yazarlarından Mike Brown bloğunda bu konu hakkında bilgi veriyor. Brown'a göre bu gezegenin varlığı, Güneş Sistemi'nin en dış bölgelerinde bulunan nesneler üzerindeki çekimsel etkisi kullanılarak ortaya çıkarıldı. Araştırmacılar bunun için, Kuiper kuşağında bulunan nesnelerin gözlemleri ve bilgisayar simülasyonlarının kombinasyonu kullandılar. Brown ayrıca yaptıkları çalışmadan da oldukça emin:
"Bu sonuçlara hala son şeklini vermeye çalışıyoruz, yani son bilimsel yayında bazı şeyler bir miktar değişirse şaşırmayın; eğer çok fazla şey değişirse şaşırabilirsiniz."
Planet Nine muhtemelen Neptün'den biraz daha küçük ve gazlı dış kabuğu da buzlarla kaplı. Uranüs ve Neptün'ün kütle çekimsel kuvveti Güneş Sistemi'nin ilk 3 milyon yılında, Planet Nine'ı dışarıya doğru itmiş olabilir.

Bu gezegenin teleskop ile gözlemlenmesi de oldukça zor. Çünkü bu gezegen zamanının büyük bir bölümünü Güneş'ten uzakta geçiriyor ve bu durum daha sönük gözükmesine yol açıyor. Brown ve çalışma arkadaşları, Hawaii'deki Subaru teleskobuyla Planet Nine’ı gözlemlemeye çalışıyorlar fakat henüz bunu başarabilmiş değiller. Brown'ın belirttiğine göre; Şili'deki Large Synoptic Survey Telescope bu gezegeni bulmak için bir şans olabilir. Şili'deki bu teleskop 2020'den sonra hizmet vermeye başlayacak.

Fakat, bu gezegenin varlığının test edilmesinin başka yolları da var. Planet Nine'ın kütle çekimi, Kuiper kuşağındaki nesnelerin abartılı bir şekilde eğik eksende dolanmalarını sağlaması gerekiyor. Bu nesnelerden birkaçı hali hazırda belirlenmiş durumda. Fakat, daha fazla nesnenin ekseninin keşfedilmesi ile istatistikler desteklenebilir ve Planet Nine'ın varlığının delilleri arttırılabilir. Yani, her ne kadar bu gezegen teleskop ile gözlemlenememiş olsa da, varlığının delillerinin arttırılması için yine teleskoplara başvurmak gerekiyor.

Rozanov’un nihilizm tanımı en iyisi: "Gösteri biter. Seyirciler gitmek için ayağa kalkarlar. Paltolarım alıp eve dönme zamanı. Geriye dönerler... Paltolar yok, ev de yok."

Nihilizm mitin çöküşünden doğar. Mitik açıklamalarla -Cennet, Kurtuluş, Allah’ın İradesi- gündelik yaşam arasındaki çelişkinin herkes tarafından görülebilir olduğu dönemlerde, bütün değerler bir girdabın içine çekilir ve altüst olur. Bir kez mit İktidarın yollarını insanların gözünde haklı çıkaramadığında, toplumsal eylem ve deneyin gerçek imkanları ortaya çıkar. Mit toplumsal baskıyı hem mazur görür hem de destekler. Onun patlaması uzun zamandır otantik deneyim alanından dini aşkınlık ve soyutlama alanına püskürtülmüş bir enerji ve yaratıcılığı serbest bırakır.

Klasik felsefenin sonu ile Kilise’nin yenilenmesi arasındaki fetret devrinde, toplumsal düzenin daha önceki her biçimi birdenbire sorgulanmaya başladı. Sayısız yaşam stili anında kurgulandı ve icra edildi, tarikatlarınkinden Caligula ya da Neron’un sapkınlıklarına kadar. Bir kez mitin birliğine meydan okunduğunda, toplumsal varoluşun bütün biçimleri parçalanır. Aynı şey feodal toplum ve Hıristiyan mitinin çözülüşüyle de gerçekleşti. Artık hiçbir şey kesin değildi ve her şey mümkündü. Her türlü deney ve araştırma. Gilles de Rais neredeyse bin çocuğa öldürene kadar işkence etti; 1525 yılının devrimci köylüleri Yeryüzündeki Cennet’i kurmaya kalkıştılar. 1789 aynı toptan yıkımı birdenbire getirdi, bu sefer önemli bir fark vardı: siyasi tepkilere rağmen, tutarlı bir mitin yeniden inşası bütünüyle olanaksız hale gelmişti.

Hıristiyanlık kimi gnostik tarikatlerin patlayıcı nihilizmini tesirsiz hale getirdi ve geriye kalanlardan yeni bir düzen emprovize etti. Ama burjuva dünyasının düzeni nihilist enerjinin mit düzlemine yeniden kazandırılmasını olanaksız hale getirdi. Burjuva tasarımı aşkın "öteki dünya"nın yıkılışının ta kendisiydi, bu dünyanın ve onun pazar değerlerinin egemenliğiydi. Burjuvazi mit yerine ideoloji üretebilir ancak. Ve ideoloji özünde kısmi, teknik bir rasyonalite olduğundan, hiçbir zaman nihilistin topyekün yadsımasını kendi içinde eritemez.

Nihilist yaşamakla ayakta kalmak arasındaki ayrımı ciddiye alan birisidir. Eğer yaşamak imkansızsa, niçin ayakta kalmalı? Bir kez bu boşluktaysanız artık, her şey kırılır. Dehşet. Geçmiş ve gelecek patlar; şimdiki zaman sıfır noktasıdır. Ve sıfır noktasından yalnızca iki çıkış vardır, iki tür nihilizm: aktif ve pasif.

Pasif nihilist değerlerin yıkılışı konusunda ulaştığı berraklıkla uzlaşır. Son bir nihilist jest yapar: Davasına karar vermek için zar atar ve onun sadık kölesi olur. Sanat için ve biraz da ekmek için... Hiçbir şey doğru değildir ve böylece bir iki hareket moda olur. "Enteller", patafızikçiler, gizlifaşisller, nedensizlikler estetleri, yabancı ordudaki ücretli askerler, popsanatçılar, "psychedelic" emprazaryolar... Takım takım bandolar kendi "credo quia absürdüm est" versiyonunu çalarlar: İnanmıyorsunuz ama gene de yapıyorsunuz; alışırsınız hatta sonunda hoşlanabilirsiniz bile. Pasif nihilizm konformizme uvertürdür.

Zaten en sonunda, nihilizm, bir geçiş, kayıp duran, kötü-tanımlanmış bir bölge, iki aşırı uç arasında bir tereddüt döneminden başka bir şey olamaz. İki kutup arasında intiharın ve yalnız katilin, Bettina’nın devletin suçu diye tanımladığı suçlunun çorak ülkesi, ıssız bir toprak uzanır. Karındeşen Jack özünde ulaşılmazdır. Hiyerarşik gücün mekanizmaları ona dokunamaz; devrimci irade de ona ulaşamaz. O sıfır-noktasına, ötesinde, yıkımın, gücün neden olduğu yıkımı destekleyeceğine, onu kendi oyununda yendiği yere çekilir ve öylesine büyük bir şiddete çeker ki onu Ceza Kolonisi mekanizması parçalara ayrışıp yok olur. Maldoror çağdaş sosyal organizasyonun çözülüşünü mantıki sonucuna ulaştırır: Onun kendi kendisinin yok ettiği yere. Bu noktada bireyin toplumu mutlak yadsıması toplumun bireyi mutlak yadsımasına tekabül eder. Bu yer dönmekte olan dünyanın hareketsiz noktası, bütün perspektiflerin birbirleriyle değiştirilebilir olduğu yer, hareketin, diyalektiğin ve zamanın artık var olmadığı yerin ta kendisi değil midir? Büyük reddedişin öğlesi ve sonsuzluğu. Ondan önce, yahudi kıyımları, ondan sonra, yeni masumiyet. Yahudilerin kanı ya da aynasızların.

Aktif nihilist şeylerin çöküşünün seyriyle yetinmez. Süreci hızlandırma niyetindedir. Dünyaya egemen olmuş kaosa doğal bir cevap-sabotajdır. Aktif nihilizm ön-devrimciliktir; pasif nihilizm karşı-devrimciliktir. Ve çoğu insan bu ikisi arasında bocalar durur. Bir Sovyet yazarının -Victor Chlovsky belki- betimlediği "Yaşasın Çar" diye bağırmadan ateş etmeyen Kızıl Ordu askeri gibi. Ama olaylar önünde sonunda kaçınılmaz bir çizginin çekimiyle sonuçlanıyor ve insanlar birdenbire kendilerini barikatların şu ya da bu tarafında bulmak durumunda kalıyorlar.

Tanrının belirgin yokluğunda mübadele gerçekliği gizlenemez, çünkü mitin mutlak yanılsaması artık yoktur. Son bir çabayla, İktidar, nihilizmin gösterisini yaratmıştır -şu prensibe uyarak: Biz tüm değerlerin alçaltılmasına seyirci kaldıkça, biraz gerçek yıkım yapabilme yetimiz azalır. Son bir buçuk yüzyıldır sanata ve yaşama en çarpıcı katkı iflas etmiş bir uygarlığın olanaklarıyla özgür deneylerin ürünü olmuştur. Sade’ın erotik aklı, Kierkegaard’ın istihzası, Nietzsche’nin kamçı gibi şaklayan ironisi, Ahab’ın Tanrı’ya küfrü, Mallerme'deki tamamen ifadesiz çehre, Carroll’un fantezisi, Dada’nın negativizmi- insanlarla yüz yüze gelmek için çürüyen değerlerin rutubet ve ekşiliğinin bir bölümüyle dışarı uzanan güçler bunlardır. Bununla birlikte gelen perspektifi tersine çevirme arzusu, yaşamın alternatif biçimlerini keşfetme ihtiyacı -Melville’in "tek tek dikkate değerliklerin tüm bütünsellikleri oluşturduğu o vahşi balina avı yaşamı" dediği alan. Ama bu dünyayı yaratabilmek için, nihilist eyleme geçmek zorundadır.

Çeviren: Lale Müldür
Defter (Metis Dergi), Sayı 4, Sf. 65-67
(Orijinal Kaynak: Internationale Situationniste, Sayı: 2, 1967)