Birlikte yaşamaya çalışırken ortaya çıkan “ahlak” olgusuyla ilgili hep “Ahlak bilime dayandırılamaz” denildi. Peki, neye dayandırılır? Bu sorunun cevabı yok ve bu anlayış kesinlikle doğru değil. Çünkü “Ahlak bilime dayandırılamaz” demek, aynı zamanda “Ahlakın hiçbir temeli yoktur” demektir.

Peki, ahlakın temeli din olabilir mi? O da mümkün değil, çünkü din başka bir adamın lafıdır. Birileri çıkmış, o dinin otoritesini sağlamak için bir şeyler söylemiş. “Bana bunu birileri söyledi, bizi yaratan söyledi” demiş. Peki, bu birileri bunları bana niye söylemiyor? Bu yaratan bu kadar güçlüyse niçin bir elçi kullanıyor? Hepimize tek tek söylesin rahat edelim. Dolayısıyla dinin ahlakın temeli olması söz konusu değildir. Gazali, “Nedenselliği temellendiremiyoruz, o zaman vahiye inanalım” derken ve nedenselliği temellendiremezken, vahiy dediği şeyin de nihayetinde bir adamın lafı olduğunu düşünmüyor; peki bu lafa nasıl inanıyor? Kendi gözüyle gördüğünü temellendiremiyor ve bir başka adamın lafına sığınıyor. Olacak iş değil bu. Ben tanrının elçisiyim, ruhlarla konuşuyorum, gökyüzünden mesaj alıyorum, tanrının oğluyum vs. Bunları bugün söyleyen biriyle karşılaşıldığında ilk yapılacak iş bir psikiyatrı aramak olur. Zaten aklı başında insanlar bu tür iddialarda bulunanlara artık akıllı bir insan muamelesi yapmıyorlar. İlk Çağın büyük medeniyetinin temsilcisi Roma’da da bu böyleydi. Mesela Judea’nın Roma genel valisi Pontius Pilatus da, İsa’ya öyle muamele etmiş, kendisiyle akıl çerçevesi içinde bir anlaşmaya varmanın mümkün olmadığını görerek eyaletteki asayişin zarar görmemesi adına onu Yahudi cellatlarına teslim etmiştir.

Bence güzel bir noktaya geldik. Peki, Yunan’da neden peygamber çıkmıyor? Her ne kadar birkaç peygamberlik heveslisi olmuşsa da orada da, Yunanlı, “Bak kardeşim bu dediğin zırvalık vs.” diyerek bu iddiaları reddetmiş. Yunanlının bu peygamberlere zırva diyebilmesinin sebebi, Yunanlının ilk bireysel eleştiriyi icat etmesiyle ilgilidir. Bireysel eleştiriyi icat eden, daha doğrusu bunu sistemli bir hale getiren bu insanların kim olduğunu biliyoruz: Thales ve Anaksimander. Bunların şöyle bir iddiaları var: “Fırtına çıktığı zaman Zeus yaptı diyoruz, deprem olduğu zaman Poseidon yaptı diyoruz, bunlara mani olmak için Zeus’a büyük boğalar, Poseidon’a atlar kurban ediyoruz ama bu felaketler durmuyor. O halde bu işte bir keyfilik var. Sağlık tanrısı Asklepios bazı hastaları iyi ediyor, bazılarını etmiyor. Sokrates ölüme giderken; “Ben bu hayat denen hastalıktan kurtulduğum için Asklepios’a bir horoz kesiverin” diyor. O halde, “Horoz kesen ile kesmeyen arasında bir fark olmadığına göre, ortada keyfi bir durum var.”

Thales, Mısır seyahatinde müthiş bir keşifte bulunarak, Nil Nehri’nin baskınlarına mani olabilmek için kadastro ustalarının benzer üçgenler gibi belirli kurallar dahilinde hesap yaptıklarını görmüş. Kadastro ustalarına bildiklerini nasıl öğrendiklerini sormuş, “Ustalarımızdan” cevabını almış. “Peki bunun bir kitabı yok mu?” diye sormuş, “Yok” demişler. Thales burada şunu fark ediyor: “Bu ilişkiler her yerde doğru, nerede benzer üçgen varsa aralarındaki ilişkiler aynı. Kesin bir doğruluk var ve tanrıya sormadan bunları kendi başımıza öğrenebiliriz. Demek ki, tanrılara kurban vermeden, tanrılara yakarmadan gerçeğe ulaşabiliyorum.” Çok büyük bir keşif bu. Teoremleri ispat etmeye başlamış ardından. Sonra arkadaşı Anksimander’le birlikte, “Öteki soruları da böyle cevaplandırabilir miyiz?” sorusunun peşine düşmüşler. Fırtına niye oluyor, deprem niye oluyor, insanlar niye ölüyor? Sonra fark ediyorlar ki, bu soruların cevapları geometrik soruların cevabına benzemiyor, çok karmaşık bir sistemin gözlemine dayanıyor. Fakat sonsuza kadar gözlem yapmaları mümkün değil, dolayısıyla “Gözlem yapalım ardından da bu gözlemlerle tutarlı bir hipotez, varsayım ortaya atalım” demişler. Tesadüfen doğruyu bulabiliriz, bulamasak dahi varsayım, gözlemlerimizi yönlendirir, başka yerlere gideriz. Dolayısıyla ilk defa eleştirel bir güçle bilgi edinmeye başlamışız. 

Daha önce sorduğumuz gibi, ahlak buna dayanır mı, dayanmaz mı? Toplumu bilimsel olarak incelediğimiz zaman en önemli ve altın kuralın şu olduğunu görüyoruz: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma.” Bu kural üzerine bir ahlak inşa edilmeye çalışılmışsa da bunun yetmediği görülmüş. Çünkü insan kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamayı düşünüyorsa da yapmayı da çok istiyor. Bu yüzden ilave kurallar icat etmeye başlanılmış. Mesela, “O benim babamı öldürdüyse ben de gidip onun babasını öldüreyim” gibi. Bir adam birini öldürdü, o birinin ailesinden biri onun çocuğunu öldürdü, böyle devam eden bir kan davası ortaya çıkıyor. Mesela Tevrat buna izin veriyor: “Göze göz, dişe diş.” Bu, her ne kadar yanlış bir anlayış olsa da o dönem insanlarını tatmin ediyor. İnsan kötü bir işi ahlakın içine çekmeye çalışıyor ve bunu yaparken de arkasına Tanrı dediği hayali varlığın otoritesini alıyor. Ama sonra bunun da iyi bir yere gitmediği görülüyor ve değişik şekillerde sınırlamaya çalışıyorlar. “Babamı öldüren bu alçağı ben öldürmeyeyim, ama bir hakim öldürsün, hadiseler bizden bağımsız gelişsin,” ve böylece idam cezası icat ediliyor. Sonra bakıyorlar ki idam cezası da bir işe yaramıyor. Bu şekilde hukuk dediğimiz kurallar gelişmeye başlıyor. Hukukun ilk otoritesini hep dinler sağlamıştır. Fakat bunlar bilimsel temelleri olmadığı için insanları yanlış yere götürüyorlar. Mesela bir engizisyon mahkemesini düşündüğünüzde, suçlu olduğunu varsaydıkları bir kişiden işkenceyle itiraf alıyorlar, sonra da bunu yapan bir papaz olduğu için Allah söyletti diyorlar. Tabii böyle bir zırvalığın, böyle bir zulmün toplumda uzun süre kabul görmesi mümkün değildir ve olmamıştır da.

Celal Şengör,
Dahi Diktatör
Bir tanrı olduğuna gerçekten inanmıyorum -hatta bir tanrının olmadığına ikna oldum. Onun var olduğuna dair etrafta en ufak bir kanıt bile görmüyorum.

(...)

Başka bir takım insanlar nasıl olup da bildiğimi iddia edebildiğimi soruyorlar. "Bir tanrı(nın var) olmadığı inancı, tıpkı bir tanrı(nın var) olduğu inancı kadar mantıksız, kibirli vs. bir yaklaşım değil mi?" diyorlar. Buna yanıtım birçok nedenden ötürü hayır olacaktır. Birincisi, bir tanrı olmadığına inanmıyor değilim. Bunun inanıp inanmamakla ne alakası var, anlamıyorum. Dört yaşındaki kızım yeri kirletenin kendisi olmadığını söylediğinde buna inanırım ya da inanmam. Ben adalete ve dürüst oyuna inanırım. Ayrıca İngiltere'nin Avrupa Para Birliği'ne üye olması gerektiğine de inanıyorum. İşin uzmanı olan biriyle etkin bir şekilde tartışabilmek için uzaktan yakından ekonomist sayılmam ama bildiğim az bir şey, güçlü bir önseziyle de birleşerek bana kuvvetle bunun doğru seçenek olduğunu söylüyor. Kolayca yanılıyor olabilirim ve bunu biliyorum. 

Bu saydıklarım bana inanmak sözcüğünün meşru kullanımları gibi geliyor. Bununla birlikte, mantıksız kavramları, mantıklı sorulara karşı koruyan, dış kabuk görevi yapan bu sözcüğün sorumluluğunu yüklenmek durumunda olduğu pek çok fesatlık olduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden tanrı(nın var) olmadığına dair bir inanç beslemiyorum; tanrı(nın var) olmadığına ikna oldum.

Douglas Adams,
Kuşkucu Somon, sf. 185-187
Current Biology'de yayımlanan bir araştırma, dindar ailelerce büyütülen çocukların ateist ailelerce büyütülenlere göre daha kaba ve daha az cömert olduklarını ortaya koydu. Ateist ailelerce büyütülen çocukların yabancılara karşı daha cömert oldukları görülürken, çocukların dindar ailelerce büyütüldükleri süre arttıkça giderek cimrileştikleri görüldü.

Araştırmacıların çocuklara başkalarına karşı davranışlarını ölçebilecekleri oyunlar oynattıkları ve benzer etnik gruplar, aynı okuldan çocuklar ve yabancılara karşı ne kadar paylaşımcı olduklarına baktıkları belirtiliyor.

Araştırma, dindar ailelerin kendi çocuklarını daha "duyarlı" ve "cömert" sandıklarını da ortaya koyarken, dindar ailelerde yetiştirilen çocukların başkalarını daha çok yargıladıkları ve onların cezalandırılmalarını daha çok istedikleri görüldü.

Araştırmanın ABD, Kanada, Ürdün, Güney Afrika, Çin Halk Cumhuriyeti ve Türkiye'den 1200 çocukla yapıldığı bildiriliyor. Çocukların büyük kısmının Hıristiyan, Müslüman veya ateist ailelerce büyütüldüğü, az sayıda Yahudi, Budist, Hindu ve agnostik ailelerden çocukların da bulunduğu ve çocukların yaşının 5-12 arasında olduğu aktarılıyor.

Haberi Aktaran: Sheldon Cooper
Demokrasiler çok çeşitli olabilirler. Ama temelde demokrasi, bir toplumu, o toplumdan aldığı yetki ile toplumun çıkarları istikametinde yasalar ile donatarak yönetmeyi mümkün kılan yönetim şeklidir. Toplum bu süreci döngüsel bir seçim süreci içinde sürekli denetler. Belirli aralıklarla yönetici seçimleri yenilenir ve halk o seçimlerde yöneticilere tabiri câizse “not” verir. Kötü not alan yöneticiler yönetimden uzaklaştırılırlar, iyi not alanlara tekrar yönetme yetkisi verilebilir.

Bir demokrasiyi yozlaştırmanın en emin yolu, toplumun not verme becerisini ortadan kaldırmaktır. Toplum verdiği notu aslında asla vazgeçemeyeceği bazı şeylerin kendisine ne derecede temin edildiği kıstasından hareketle verir. Aslında toplumların vazgeçemeyecekleri en önemli şeyin yaşam hakkı, sonra da kaliteli yaşam hakkı olduğu kesindir. Bir toplumun elinden yaşam hakkını almaya kalkan hiçbir yönetim yaşayamaz. Ama toplumların elinden kaliteli yaşam hakkını alan yönetimlerin çok uzun süreler yönetimde kaldıkları tarihte ender görülen bir olay değildir.

Halkın yaşam kalitesini düşürdükleri halde yönetimde kalan yönetimlerin başarı sırrı, halkın kaliteli yaşam kavramını değiştirebilmeleridir. Toplum için önemli olan, karnını sağlıklı olarak doyurabilmek, rahat bir mekânda yaşayabilmek ve toplum sınırları dahilinde istediğini yapabilmektir. Bunlara beslenme hürriyeti, konut seçme hürriyeti ve yaşam uğraşlarını belirleme hürriyeti diyebiliriz. Şimdi birisi çıkıp da, toplumun bireylerini bu yaşadıkları hayatın aslında geçici olduğuna, asıl yaşamın ölümden sonra (veya gelecekte) olduğuna, bu yaşamda beslenme, konut seçme ve yaşam uğraşlarını belirleme özgürlüklerinden yapacakları fedakârlıkların, bir başka yaşamda kendilerine faiziyle geri verileceğine inandırabilirse, toplum bireylerinin ekserisi bu üç temel özgürlüğünden seve seve vazgeçer. Yaptığınız fedakârlıklar güya sizin ileriye dönük yatırımınızdır, ama gerçekte bir başkasının beslenme, konut seçme ve yaşam uğraşısını belirleme hürriyetlerini alabildiğine genişletir. Toplum kaybederken, onu ikna edebilenler kazanır ve her kazandığında topluma bu kazancın aslında ortak olduğu masalını anlatır. Kendi zenginliklerini sayarak toplumun nasıl zenginleştiğini rakamlarıyla belgeler ve toplum bu görünür “başarıdan” kendinden alınanların hesabını sormayacak kadar etkilenir.

Bu durumlarda, toplumlar kendilerini aldatan yöneticileri ard arda seçmeye, hatta seçme haklarından tamamen vazgeçmeye bile hazır hale gelirler. Nazi diktatörü Hitler, Almanlara gelecekteki muazzam bir “Büyük Almanya'’ vaat ediyordu. Bu inanç uğruna 20 milyon Alman öldü, Almanya tamamen bir harabeye döndü, ama Alman halkı son âna kadar Hitler’in vaat ettiği mucizeyi bekledi. Orta Çağ Avrupası insanlık tarihinin en fecî sahnelerinden biridir. Bu sahnede halkın iliğini emen din adamları lüks içinde yaşıyorlardı. Sonunda 14. Yüzyıl’da (1348-1350) kara ölüm denen veba kıtanın nüfusunun yarısını götürünce Avrupalının aklı başına geldi ve kendisine satılan dinin koca bir yalan olduğunu anladı. Bu ve ondan iki asır önce cesur bir avuç keşişin (yani manastır papazının) gayretiyle ve imparator Friedrich Barbarossa'nın (1122-1190) desteği ile başlayan Kilise Reformu Rönesans’ın gerçek başlangıcıdır. Rönesans’ın Hristiyanlığa aşkettiği muhteşem tokat Hristiyanlığın etkisiyle çöken Roma’dan beri ilk kez Avrupa'nın üstünlüğünün başlangıcıdır.

Yozlaşan demokrasilerde yöneticiler, her reform çabasını halk düşmanlığı olarak yorumlayıp, reformcuları halk düşmanı ilân ederler. Onlar için özel mahkemeler kurulur (Nazilerin ve Komünistlerin özel mahkemeleri veya ABD’de McCarthy döneminin özel komisyonları gibi; bunların bazılarında temyiz hakkı .olmadığı gibi, ölüm kararları derhal infaz edilirdi), şüphelilere doğrudan hüküm giymiş tutuklu muamelesi yapılır ve özellikle bunların toplum önünde itibar kaybetmeleri için medya yoluyla propagandaya geçilir. Amerikan Silahlı Kuvvetleri’ne sataşmasının sonunda kendi politik sonunu hazırlayan Joseph McCarthy (1908-1957) denen alçağın ABD demokrasisinin vicdanında açtığı derin yaralar hâlâ unutulamamıştır.

Yozlaşan demokrasi, yozlaşma yöntemini gericiliğin desteklenmesi şeklinde seçmişse, irtica ile her mücadele orada rejim ve toplum düşmanı damgasını yer ve pek çok halde özel mahkemelerle normal hukuk sürecinin bile dışına taşınır (McCarthyism bunun çok güzel bir örneğidir). Bu durumdan kurtulmak, demokrasinin doğal sınırları içinde çok güçlü bir halk ve özellikle entelektüel vicdanın harekete geçmesini gerektirir.

Burada da tercih bizimdir. Ya harekete geçeriz ya da yozlaşmanın gelip bizi ya yutmasını ya da yozlaştırmasını bekleriz.

Celal Şengör
Aptalı Tanımak
Anlatacaklarım gerçek bir insanın başına gelmiş, gerçek bir olaydır ve söz konusu olan insan da benim. Bir trene yetişmeye çalışıyordum. Olay 1976’nın Nisan ayında İngiltere, Cambridge’de meydana geldi. Gara erken gelmiştim ve trenin kalkmasına daha zaman vardı. Kendime, bilmecesini çözmek için bir gazete, bir fincan kahve ve biraz kurabiye almaya gittim. Sonra bir masaya oturdum.

Sahneyi gözünüzün önüne getirmenizi istiyorum. Bunu kafanızda net bir şekilde canlandırmanız çok önemli. Masa, gazete, bir fincan kahve ve bir paket kurabiye. Karşımdaysa takım elbiseli, çantalı, son derece normal görünüşlü bir adam oturuyordu. Tuhaf bir şey yapacak gibi görünmüyordu. Bununla birlikte şöyle yaptı: Ansızın öne doğru eğildi, kurabiye paketini aldı, yırtarak açtı, içinden bir tane aldı ve yedi.

Şimdi, bunun, İngilizler için hiç de kolayca başa çıkabilecekleri bir durum olmadığını söylemeliyim. Bizim geçmişimizde, yetişme tarzımızda ya da eğitimimizde, güpegündüz kurabiyelerimizi çalan biriyle nasıl baş edebileceğimizi gösteren hiçbir şey yok.

Burası Güney Los Angeles olsaydı, ne yapacağınızı bilirdiniz. Hemen silahlar çıkar, helikopterler gelmeye başlardı, CNN falan, bilirsiniz işte… Neyse, ben sonunda her sıcakkanlı İngiliz’in yapacağı şeyi yaptım; görmezden geldim. Gazeteme bakmaya devam ettim, bir yudum kahve içtim, bulmacanın bir satırını çözmeye çalıştım. Ama bir şey yapamadım ve düşündüm; şimdi ne yapacaktım?

Sonunda düşündüm ki, bunun için hiçbir şey yapmayacaktım. Sadece harekete geçmeliydim; kendimi zorladım ve paketin gizemli bir şekilde daha önceden açılmış olduğunu farketmemiş gibi yaptım. İçinden bir kurabiye çıkardım. Bu onu kendine getirir, diye düşündüm. Ama hayır getirmedi. Çünkü bir iki dakika sonra yine aynı şeyi yaptı; bir kurabiye daha aldı. İlk seferinde konu etmemiş olmak, ikinci sefer konuyu açmayı daha da zorlaştırıyordu. “Afedersiniz, elimde olmadan dikkatimi çekti de…” Yani, olmuyor.

Böylece bütün paketi bitirdik. Bütün paket dediysem, zaten yalnızca sekiz kurabiye vardı, ama bana sanki bir ömür sürmüş gibi geldi. O bir tane daha aldı, ben bir tane, o bir tane aldı, ben bir tane. Nihayet bittiğinde ayağa kalktı ve yürüyüp gitti. Yani, aslında hemen öncesinde anlamlı anlamlı bakıştık ve sonra gitti. Derin bir nefes alıp rahatladım, arkama yaslanıp oturdum.

Bir iki dakika sonra tren yaklaştığında, kahvemin kalan kısmını yudumladım, gazetemi aldım. Ve altından kurabiyelerim çıktı.

Bu hikayede özellikle hoşuma giden şey şu: Son çeyrek yüzyıldır, son derece sıradan bir adamın İngiltere’de bir yerde tamı tamına aynı hikayeyle ortalarda dolaşıyor olduğunu bilmemin verdiği duygu. Aramızdaki tek fark, onun hikayenin son ve en önemli bölümünü bilmiyor olması.

Douglas Adams
Kuşkucu Somon, Kurabiyeler
Her birimiz, kendimizi çevreleyen belirli düşünce kalıplar içinde dünyaya geliyoruz. İnsanların çoğu bulunduğu sosyo-kültürel çevrenin üzerlerinde oluşturduğu kalıbı kıramadan tıpkı bir sürü gibi yok olup gidiyor.

İşte bu kültürel dayatma; sorgulanmayan, öğrenmeyen, kendisi dışındaki en ufak fikri tehdit kabul eden kutuplaştırıcı bir toplumun da zeminini hazırlıyor. Dolayısıyla toplumsal bilinçsizlik huzursuz bir ortamın oluşmasında en büyük etkenlerden biri oluyor. Özellikle dini dogmalar ve ırka dayalı söylemler insanlara huzurlu bir nefesi imkânsız kılarken arkasında kan, ölüm ve vahşetten başka bir şey bırakmıyor.

Hadi diyelim ki dünyaya tek bir din ya da ırk egemen oldu. Eşitsizlik, adaletsizlik, yolsuzluk son bulacak mı? Cevabı aynı dine ya da ırka mensup ülkelerin birbiriyle yaptıkları savaşlara bakarak bulabiliriz.

Orta Çağda İngiltere Kralı Edward’ ın Fransa tahtında hak iddia etmesiyle ortaya çıkan Yüzyıl Savaşları’ ndan başlayabiliriz mesela. Fazla uzağa gitmeye de gerek yok. Hemen yanı başımızda yıllardır irili ufaklı mezhep savaşları yapılıp da binlerce insan ölmüyor mu?

Bu noktada bir Müslüman ya da Hristiyan: "Onlarınki yanlış, o yüzden bu savaşlar oluyor." diye tepki verebilir.  Tam da bu tepki savaşların tetikleyicisi.

Belki yüz hatta bir kilometre ötede doğsaydı onlarınki doğru olacaktı çünkü. Bu sefer karşı olduğu düşünceyi savunmak için canını dahi verebilecekti.

Kuzey Kore ve Güney Kore aynı geçmişe, ortak kökene sahip olmasına rağmen her an birbiriyle savaş yapabilecek halde birbirine düşman.

Aslına bakılırsa insanların birbirlerini öldürmesi için temel etken ne din ne de ırksal düşünce etkilidir. Bunlar işin bahanesini oluştururlar. Esas olarak saldırganlık, yağmacılık, hükmetme, üstünlük kurma, sömürme vb. ilkel insan güdüleridir sebep. Senden farklı olanı tehdit olarak algılamaktır. Din ve ırk kılıfıyla yapılan savaşlar da eğitimsiz beynin açığa vurmasının sonucudur.

Sekülerlik ağırlık kazanıp da evrensel bir toplumsal bilinç oluşursa insanlar bu temel güdüleri dizginleyip dini ve ırksal saçmalıkların da üstesinden gelerek uluslararası refah ortamı yaratabilirler.

Denilebilir ki: "Huzura giden yol dini ve ırksal saçmalığı alt edip kendini dizginleyebilen bilinçli zihindir."

İnsanların refah ve huzur içinde yaşaması için dini dogmaların, kültürel kalıpların ve ırksal dayatmaların da ortadan kalkması gerekiyor. Zaten bunların üstesinden gelen kişi büyük ihtimalle kendine ait yapıcı bir ahlaki düşünceye de sahip olacaktır.

Teknolojik birikimle birlikte doğal şartların üstesinden gelip kendine yetebilen insanların, gözü kapalı bir şekilde ölüme koşması dünyanın olgunlaşmadığının da apaçık göstergesi.

Umarım bu olgunlaşma sürecinde fazla beklemeyiz. Çünkü hazır olda bekleyen bombalar, gezegenimizdeki en akıllı canlının kendi türünü ve diğer canlı türlerini defalarca yok edebilecek güce sahip.

Peki ya diğerleri?

Yani; her türlü dogmayı nesnel bir şekilde eleştirip inanç sahibi olmayanlar, kendilerini o çevreye ait hissetmeyenler, herhangi bir yeri yurt ya da vatan kabul etmeden özgürce tüm dünyayı ortak hissedenler.  Belki de bu satırları okuyan siz, iyi ki varsınız ve umarım artarsınız. J

Saygılarımla, esenlikler dilerim.

Demir
"KOŞULSUZ SEVGİ", "koşulsuz aşk" veya benzeri kavramları gündelik hayatta kullansak da hiçbir sevgi, aşk veya genel bir tanımla duygu dediğimiz zihinsel faaliyet, karşılıksız veya koşulsuz değildir, olamaz.

Bırakınız karşımızdakinden normal bir  sevgi beklemeyi, koşulsuz sevgi göstermek bile tatmin olmamış duyguların "tatmini" içindir. Çünkü bu türden duyguları yaşamak demek, kendi başımıza üstesinden gelemediğimiz, tatmin eksikliğinin, başkası tarafından karşılanması/giderilmesi ihtiyacıdır. Aksi halde, kişi böyle bir hissiyata girmez, daha doğrusu beyin, kişiyi, kişinin iradesi haricinde böyle bir hissiyat içine itmez, zihin, duruma "nötr" olarak bakardı.

Dolayısıyla "seni koşulsuz seviyorum", "size sonsuz saygım var" vb. çoğaltılacak sevgi, saygı, aşk örnekleri, kişinin, kendisine yönelik tatmin olmamış duyguların tatmini içindir. Bu anlamda, bir annenin çocuğunu sevmesi bile koşulsuz değildir. Özet olarak, birisini seviyor olmak, ona saygı göstermek, karşımızdaki için görünse de, temelinde kendimiz içindir.

Daha açık söylemek gerekirse, aslında, sevmemiz, saymamız vb. davranış ve düşüncelerimiz karşılığında örtük dahi olsa mutlaka "koşul" vardır. Koşulun karşılığı olarak, tatmin bekleriz. Koşul yoksa, tatmin olacak duygu da yoktur, buna bağlı olarak sevgi, saygı gibi davranışlar da yoktur. Hemen açıklayalım ki, "sevgi, saygı yoktur" ifadesi ile, sevgisizliği, saygısızlığı ve benzer olumsuz duygular değil, nötr bir durum kastedilmektedir. Söz gelimi, kalabalık bir caddenin kaldırımında, yanınızdan geçen herhangi bir kişiye sevgi duymazsınız, sevgisizlik de duymazsınız, duygusal olarak nötrsünüzdür.

Başka bir örnek, çevresindekilere devamlı olarak yardım eden kişiler gösterilebilir. Bu kişiler yardımlarını "hiçbir karşılık beklemeden" yaptıklarını düşünseler de, gerçekte, çevresindekiler tarafından hissedilerek "kendi varlıklarının" onaylanma ihtiyacını giderme çabasıdır. Bu tür karşılıksız fedakarlığa altruism diğer adıyla diğerkamlık ya da özgecilik denir. Bu tür davranışlar patoloji yani hastalıklı davranış olarak değerlendirilir.

Keza, bu patolojilerden biri de halk arasında "kara sevda" olarak bilinen yaklaşımdır. Bu türden sevgi ve aşk yaklaşımları yine patolojik olarak değerlendirilen "bağımlılık" gösteren davranışlardır. Bağımlılık demek, mevcut gündelik problemlerinin çözüm kararı için  "duygusal" anlamda üstesinden gelemeyen kişilerin, muhakkak, bu problemin çözümü, için karşı tarafın varlığına her daim ihtiyaç hissetmesidir. Halbuki sağlıklı zihin için, bağımlı olmak değil "bağlı" olmak önemlidir. Bağlı olma mekanizmasında önemli olan, karşısındaki kişi (bağlı olduğu kişi) her zaman yanında olmasa da, sağlıklı karar alabiliyor olmasıdır. Şu halde, Leyla ile Mecnun hikayesindeki  Mecnun'un sevgisi, düşünüldüğü gibi, gerçek sevgi değil, hastalıklı yani patolojik bir zihnin göstergesidir. Dolayısıyla, Mecnun misali zihnin sevgi anlamında gösterdiği bu faaliyet sonucu, beyin kimyası (gerek beyindeki nöronlar arası bağlantılar gerekse nörotransmitter denilen, sinir hücreleri arasındaki bilgi iletmede görev alan kimyasalların dengeleri) kalıcı olarak bozulur ve geriye, duygusal anlamda, kişinin kendisine yetemeyen hasarlı bir beyin bırakır.

Yukarıda  örneklerini verdiğimiz, tatmin olmamış duygular nedeniyle beynimizde "acı çektiğimiz" yer, her iki beyin yarımküresinde, şakaklarımızın hizasında ve biraz derinlerde yer alan İNSULA isimli beyin bölgesidir.

Aşık olup da karşılığını görmediğimiz zamanlar, çerçeve yazıda ifade edildiği gibi veya bir şeye değer verip de, o değerin karşılığını alamadığımız ve benzer durumlarda, bize acıyı hissettiren yer, burası, diğer adıyla insuladır.

Çerçevedeki yazı, kişinin karşısındakinden veya çevresinden bekledikleri ile gerçekte karşılaştıkları arasındaki davranış veya düşüncenin, tatmin eşliğinin altında kalması, daha açık lisanla beklediklerini bulamamasının kişide yarattığı hayal kırıklığı, öfke ve kızgınlığı dolayısıyla bunun verdiği acıyı anlatmaktadır. Buna früstrasyon adı verilir. Buradan da şu anlam çıkar ki, kişi, en azından hayal kırıklığına uğradığı konu hakkında, çevre veya kişiye kısmen de olsa bağımlı hale gelmiş demektir. Aksi bu durumu daha çabuk tolere ederdi diyebiliriz.

İlginçtir ki, aşk acısı çektiren yer ile, parmağımızı bir yere kıstırdığımızda hissettiğimiz acıyı oluşturan yer aynı yerdir. Yani insuladır. İşte, yukarıda bahsedilen nötr ifadesinin karşılığı insula ve bağlı diğer beyin mekanizmalarında ortaya çıkar. Yukarıda kalabalık caddede, yanınızdan geçen kişiye nötr davranıyor olmanız demek, insulanın ve bağlı diğer beyin organellerinin, yanınızdan geçen o kişi için faaliyette olmadığı, tepki göstermediği anlamındadır. Eğer, sevdiğiniz veya sevmediğiniz bir kişi geçseydi, insula tepki verecekti.

Nihayetinde bir kediyi seviyor dahi olsak, kediyi mutlu ederken, kendi duygularımız da tatmin olur. Hatta, bir çiçeği severken dahi aynı duygu mekanizması çalışır. Aksi halde, yukarıda da ifade edildiği gibi, kişi o olaya/kişiye/şeye karşı "nötr" olurdu.

Garip ama gerçek.