TOLSTOY'UN özdeyişine baktığımızda, neden onca iyiliğe karşılık yapılan tek bir yanlış hatırlanır? Bunun bir nedeni olmalı.

Şöyle bir soru soralım? Karşımızdakinin bize gösterdiği onlarca olumlu davranışa rağmen, sadece tek bir olumsuz davranışı ile ona karşı duyduğumuz güvensizlik, bir düşüncenin eseri midir, yoksa, düşündüğümüz için değil de, beynimizde hazır beklemekte olan ve düşüncemizden bağımsız bir potansiyeli tetikleyip kilidini açmak mıdır? Neden, testlerdeki gibi, üç yanlış bir doğruyu götürmek yerine, bir yanlış, bazen bir çok doğruyu götürmektedir?

İyi davranışlarıyla bildiğimiz bir tanıdığımız veya arkadaşımızın, bilerek veya bilmeyerek bize yaptığı yanlış bir davranış sonrası, onu, ya tehdit olarak algılarız ya da davranışlarımızla belli etmesek de ona karşı daha temkinli oluruz.

Eğer böyle bir olgu, hemen hemen bütün kültürlerde görülüyorsa, bir kişinin, bize gösterdiği birden fazla doğru davranışına karşılık, o kişinin tek bir yanlışı ile ona olan güvensizliğimizin kökenini, yaşadığımız kültürün  bir "öğretisi"  değil, aksine bu olgunun kökeninin "doğuştan" geldiği şeklinde bir düşünce olmalıdır. Daha açık bir deyişle, bunun nedenini bizzat genlerimizde aramalıyız. Çünkü, düşünme şeklimiz ve davranışlarımızın ilk belirleyicileri, genlerimizin, beynimizdeki nöronlar arasında oluşturduğu bağlantılardır.

Karşımızdakinin tek bir yanlışını bile doğrularından daha fazla önemseyen yer, beynimizin ortasındadır. Duygusal beyin denilen, diğer adıyla limbik sistemin bir parçası olan "amigdala" isimli badem büyüklüğünde ve şeklindeki iki adet (her biri, beyin yarı kürelerinden birinde olmak üzere) oluşum, bu ayırt edici önemli görevi yüklenmiştir.

Yine, kabaca şakaklarımızın hizasında ve beyin yüzeyinden biraz derinlerde bulunan "insula" isimli oluşumlar da (her iki beyin yarı küresinde olmak üzere) benzer fonksiyonlar için amigdalaya destek verirler.

Amigdala ve insula, daha biz doğmadan, ebeveynlerin bize aktardığı genler vasıtasıyla edindiği hazır programları çalıştırmaktadır. Bu programlar, ifade edildiği gibi hazır gelir, öğrenerek edinmeyiz. Söz gelimi amigdala, korkmamızı, tehlike karşısında kaçmamızı, gücümüz yetiyorsa o tehlike ile baş etmek üzere saldırmamız üzerine faaliyette bulunur. İnsula ise elimiz bir yere sıkıştığında çektiğimiz acı, aşık olduğumuzda çektiğimiz acı, bir şeyden tiksinmemizi insula sağlar. Ve bunların hiçbirini öğrenmeyiz, doğuştan gelir. Bu aynısıyla, gözümüze doğru gelmekte olan bir cisimden gözümüzü korumak için göz kapağımızı kapatmamızı sağlayan refleks gibidir. Göz kapağımızı kapatmamızı sağlayan bu talimat, düşüncemizin değil, beyin sapından gelir; doğuştan gelen bir sistem bilgisidir. Benzetme yaparsak, yeni doğan bir bebeğin öğrenmediği halde ağlaması veya öğrenmediği halde, uyurken yanında yüksek bir ses ile uyarıldığında korkması, irkilmesi gibi. Bebek,  ne ağlamayı ne de korkmayı öğrenmemiş, ancak atalarından aldığı genetik bilgi ile, dış dünyanın şartlarına hazırlıklı gelmiştir. Çünkü korku, dış dünyanın tehlikelerinden kaçıp hayatta kalabilmenin neredeyse temel fonksiyonudur.

Günlük hayatta, bize karşı yapılan tek bir yanlışın, birçok doğruyu götürmesine karşılık oluşan güvensizlik, düşüncelerimizin değil, aksine, hemen hemen düşüncelerimizden bağımsız çalışan bu iki beyin organeli ile oluşmaktadır. 

Bunun da nedeni, insanın bugünkü durumuna gelinceye kadar, o bireyin var olabilmesi ve bunu sürdürebilmesi için karşılaştığı tehlikelerin ve tehditlerin (kötülükler), karşılaştığı olumlu hallerden (iyilikler) çok fazla oluşu ve buna bağlı olarak bu türden tehlikelere ait bilgilerin evrimsel süreçte, amigdalada ve insulada depolanmasından dolayıdır. Daha açık söylemek gerekirse Tolstoy'un söylemi bilinçli bir kararımız değil, beynimizin derinliklerinden gelen tetikte bekleyen potansiyel sistemin bir kararıdır. Bunun da anlamı, zaten bana zarar vermeyecek iyi bir davranışa hazır olmaktansa, her an olabilecek kötü bir durum için kodlanmış bilgi, beynimizde oluşmak üzere daha biz doğmadan atalarımızın genlerinde zaten mevcuttur demektir. 

Beynimizdeki bu iki unsur (amigdala ve insula) ile, sadece bizim karşılaştığımız tehdit ve tehlikeleri değil, bizim, binlerce hatta birkaç milyon yıl evvelki atalarımızın maruz kaldığı tehlike ve tehditleri bugün bile, sahip olduğumuz beynimizde taşıyoruz demektir. 

Eğer bu tür hazır bilgiler, doğuştan gelmemiş olsaydı, bizlerin, doğduğumuz andan itibaren hayatta kalma şansı olmaz varlığımızı sürdüremezdik. Çünkü, korku, kaygı, cinsellik, rekabet, psikolojik savunma mekanizmalarımız ve daha bir çoğunu, içinde bulunduğumuz kültürle öğrenmeyiz. Bir başka deyişle korku, kaygı, rekabet vb. olguları, hiç yokken, öğrenme ile bir bireyde oluşturamayız. Yapabildiğimiz yegâne şey, doğuştan yani genlerimizle atalarımızdan gelen bu birikimlerin depolandığı amigdala ve insuladaki ilkel bilgileri, öğrenme dediğimiz fonksiyonla yeniden yapılandırmamız, yönlendirmemiz veya çeşitlendirmemizdir. Bu tür bilgiler bir anlamda, satın aldığımız bilgisayarla beraber gelen işletim sistemi gibidir. Sonraki bilgileri, bu işletim sistemi sayesinde bilgisayara (beynimize) yükleriz.

Bu arada, amigdala ve insula gibi oluşumlarda sadece bizler için fiziksel tehdit ve tehlikelere karşı değil, aynı zamanda dışlanma, aşağılanma vb. davranışlar için de korumaya programlanmışlardır. Buradan da anlıyoruz ki, güven, sadakat vb. unsurları, sonradan, içinde bulunduğumuz kültürle öğrenmeyiz, genlerimizde kodlanmış olarak doğuştan gelir demektir. 

Şu sorulabilir. Peki, içinde yaşadığımız kültürde güven, sadakat vb. değerleri/kavramları hiç mi öğrenmeyiz? Aslında bu sorunun cevabı "hepsini öğrenmeyiz, öğrendiğimizi sandığımız kısım,  doğuştan gelen temel bilgilerin, sonradan, içinde yaşadığımız kültür vasıtasıyla geliştirildiği veya güdük bırakıldığı" şeklinde olur. Daha açık bir ifade ile, öğrenme dediğimiz şey, doğuştan gelen temel bilginin yeniden şekillenmesi veya bu temel bilginin üzerine bina edilen bilgidir. Yani zaten mevcut bir bilginin üzerine ilave edilme eyleminden bahsediyoruz. Genlerle gelen bu temel bilgi olmasaydı, üzerine, neyden sakınmamız, neyden korkmamız veya neye yakınlık duymamız gibi kültürle gelen bilgileri öğrenemezdik. Böyle bir öğrenme süreci olmazdı.

İşte, öğrenme dediğimiz kısım, o kültürün kendisinin çevre ve daha başka etkilerle oluşturduğu gelenek-görenek, örf-adet, din gibi unsurlara bağlı olarak oluşan davranış ve düşüncelerin, yukarıda bahsedilen temel bilginin üzerine bina edilen (kuşaktan kuşağa aktarılan) bilgilerdir. Kastedilen öğrenme dediğimiz eylem budur. Dolayısıyla, genlerimizde kodlanmış ve "güven" dediğimiz bu temel bilgiler olmasaydı, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi güveni geliştirmek üzere öğreneceğimiz bilgi de olmazdı. Güven, doğuştan gelirken, nasıl ve ne şekilde güveneceğimize dair yol ve yöntemleri ise "yaşayarak" veya kuşaktan kuşağa aktararak, içinde bulunduğumuz kültüre bağlı olarak öğreniriz. Yine, daha evvel ifade ettiğimiz gibi, bilgisayarı aldığımızda, işletim sistemi olmasaydı, bilgisayara istediğimiz program veya bilgiyi yükleyemeyeceğimiz benzetmesi gibi.

Şu soru da sorulabilir. Peki, bizler beynimizin bu anlamda duygusal esiri miyiz? Eğitim denilen olgu ile yine "duygusal zeka" adı verilen süreçleri belli ölçüde daha makul ve iradi olan davranışlara çevirme çabasına elbette ki giriyoruz. Diğer bir ifade ile duygularımızı belli ölçüye kadar yönetebiliriz. Ancak, beynimizdeki nöronal ağların bağlantıları yirmili yaşlara kadar devam ediyor da olsa, bizlerin hayatında temel faktör olan duygusal davranışlarımıza ait bağlantılar altı, sekiz haydi bilemediniz on ikili yaşlara kadar kişiliğimizi oluşturacak şekilde tamamlanmış oluyor. Bu bağlantılarla beraber oluşan gelenek-görenek, örf-adet ve din gibi "inançlarımızı" dahil edebiliriz. Bu bağlar kurulduktan sonra, bir daha kolay kolay geri dönüş olmuyor. Gelecekteki mutlu günlerimiz, kaygılarımız ve depresyonlarımızla, dogmalarımızla, değişmez inaçlarımızla potansiyel bir kişilik oluşturuyoruz.

İyilik ve kötülük anlamındaki temel/kök bilgilerin doğuştan geliyor olması bizi, bir başka konuya daha götürmektedir. Eğer din ve benzeri argümanlar olmasaydı insanlar yine de iyilik ve kötülüğün farkında olmazlar mıydı? Başka türlü sorarsak, iyilik ve kötülük diyebileceğimiz bu algılar din kavramı ile mi gelmiştir? Rahatlıkla diyebiliriz ki din ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Söz gelimi, doğuştan gelen ve ahlak anlamında "iyi davranış" olarak niteleyebileceğimiz, annenin, yavrusuna bakması, onu koruması, kayırması, beslemesi bir iç güdü olarak gelmiştir. Görülüyor ki annenin çocuğunu koruma iç güdüsü öğrenilmiş bir unsur değil, temeli, genlerle gelen bilgi aktarımına dayanmaktadır. İşte, çoğaltacağımız bu ve benzeri temel bilgiler, insanların kötülük karşısındaki kendilerini koruma ve iyilik denilen kavramla da birbirlerine destek vererek, en ilkel insandan başlayarak toplulukların ve dolayısıyla insan türünün varlığının devamı sağlanmış olmalıdır. Eğer insanoğlunun iyilik-kötülük anlamındaki genlerle gelen seçiciliği (!) olmasaydı, daha dinlerin bile olmadığı zamanda türün devamı mümkün olmazdı. Nihayetinde, gündelik hayatımızda, onca iyiliğe rağmen bize yapılan bir kötülükle, kendimizi karşımızdakinden veya olabilecek diğer afetlerden sakınmak (ilkel bir insan için mağarada yaşamak), kültürden, dolayısıyla öğrenmeden bağımsız olarak türün varlığını korumuştur. Din veya kültürle oluşan gelenek görenek, örf adet gibi kalıplar ise, genlerle gelen bu bilgileri daha belirgin kılmış, çeşitlendirmiştir.

Bu arada, yukarıda da ifade edildiği gibi, kötülük dediğimiz bir eylem ile varlığımızın devamında illaki fiziksel bir eylem (dövülmemiz, öldürülmemiz) olması gerekmez , sözel olarak aşağılanmamız, küçük düşürülmemiz, görmezden gelinmemiz, bize karşı adaletsiz davranılması, bizden alınan borcun iade edilmemesi, malımızın çalınması ve benzer davranışlar da kötü davranışlar olarak sınıflandırılır.

Özetlersek, doğanın yıkıcılığı (çevremizdeki insanlar da dahil olmak üzere yapılan kötülükler), yapıcılığından (iyiliklerden) daha fazla olduğundan dolayı, insanın var olması ve kendisinin varlığını sürdürebilmesi için, bu tür koruyucu mekanizmalara ait temel bilgiler genlerimizde kodlanmış ve sonradan beynimizde davranışa dönüşerek (karşımızdakinin tek bir yanlış davranışı ile evvelki iyi davranışları yok saymamız) kendimizi emniyete almamız, tedbirli olmamız için doğarken gelen hazır bilgiler olarak belirmişlerdir. Çünkü, yıkıcılığın, yapıcılıktan daha baskın olduğu bu olayların varlığı sadece günümüzde değil, milyonlarca yıl öncesinden başlayan bir süreçtir.

Erol
Ülkemde hiçbir şey akılsızların egemenliği kadar beni bedbinliğe ve üzüntüye sürüklemiyor. Cumhuriyet Gazetesi'nde yeni bir haber, bir Anadolu şehrimizde Millî Eğitim Bakanlığı izni ile verilen bir konferansta aklievvel konferansçının Darwin'i ve fikirlerini küçümsemek için şöyle bir benzetme yaptığını bildiriyordu: Konferansçı, dinleyicilerine evrim fikrinin sözüm ona tutarsızlığını göstermek için bir çöl farz edin demiş, ortasında mükellef bir ev; birisi de gelip size bu ev kendi kendine oluştu desin. Buna inanabilir misiniz? Bu zatın vardığı sonuç; mutlaka evi birisinin yapmış olduğu, yaratmış olduğu. Mantık şu: Her varlık yaratılmıştır. Kim yaratmıştır? Tanrı! Peki, dinleyicilerden birisi de kalkıp deseydi ki: “Efendim, verdiğiniz örnek ne kadar çarpıcı! Çöl ortasındaki evin gerçekten bir yapıcısı olmalı. Bu mantığa göre, kâinatı yarattığını iddia ettiğiniz Tanrı'yı acaba kim yapmış? Öyle ya, evi birilerinin yaptığı mantığı, her varlığın bir yaratıcısı olması kabulüne dayanıyor. Tanrı da ‘var olan' olduğundan, aynı mantığa göre onun da bir yaratanı olmalı.”

Gerçi bahis konusu konferansçı gibi insanların dünyasında böyle bir sual sorulamaz bile ama, haydi sorulduğunu kabul edip, Tanrı'yı da bir yaratanın, yani bir üst-Tanrı'nın da varlığını kabul edelim. Bu sefer onu kimin yarattığı sorusu ortaya çıkacaktır; yani bu soru-cevabın sonu olamaz. Bu da aklen kabul edilebilir bir yöntem değildir, çünkü çözümsüzlüğe gider. O zaman bu kişiler diyorlar ki, Tanrı’nın varlığına inanalım da bu iş bitsin. Ancak fark etmedikleri, burada mantıken gereksiz bir adımın varlığı: Kâinatın varlığını bilimsel olarak irdeleyebiliyoruz, yani varlığı konusunda ciddî bir kuşku yok. Kâinatın hiç yaratılmamış, sonsuzdan gelip sonsuza gidiyor olması, sonsuz sorgulamaya neden olmadığından, kendi içinde tamamen tutarlı bir tezdir. Bu tez bir çözümdür, zira sonsuz sorgulamaya gitmeden soruna çözüm getirir. Böylece görmediğimiz, duymadığımız, varlığı hakkında bilimsel olarak kontrol edilebilecek en küçük bir verinin olmadığı bir varlığı kabul etmek gibi, mantıken ve aklen gereksiz bir adıma duyulan ihtiyaç ortadan kalkar. Böyle kendi içinde tamamen tutarlı bir düşünce silsilesinin dinî inanca vereceği zararı bir düşünün! Halbuki bahis konusu konferansçı aklınca Tanrı’nın canlıları yarattığı tezini savunuyordu!

Modern bilimin yaratıcısı olduğu kabul edilen bizim Milet’li Anaksimandros, daha milâttan önce 6. Yüzyıl’da bilimsel irdelemelerde Tanrı veya Tanrılar varsayımının gereksizliğini görerek, kâinatın zamanda ve mekânda sınırsız olması gerektiği tezini geliştirmiş ve bu sınırsızlığa Yunanca “apeiron'’ (=sınırı, çevresi olmayan) adını vermiştir.

İlginç olan, Anaksimandros’un tarihte bildiğimiz ilk bilimsel evrim kuramının da babası olmasıdır. Anaksimandros, Milet çevresindeki fosillerden oraların bir zamanlar deniz altında olmuş olması gerektiğini düşünmüş, bundan da belki dünyamızın ilk devrelerinde tamamen sularla kaplı olmuş olabileceğini çıkararak, ilk varlıkların dolayısıyla insan olamayacaklarını, insanın daha önceki su varlıklarından türemiş olması gerektiğini yazmıştır.

Bilimin, Anaksimandros’tan sonra gösterdiği gelişme, insanlık tarihi için bir iftihar ve mutluluk vesilesi olan tek öyküsüdür. Bunu anlamadan, bilmeden, kendi içlerinde tutarsız olan, insanlığın en cahil dönemlerinde icat edildikleri detaylı olarak belgelenen ve amaçları tamamen ahlâkî olan dinsel efsaneleri bilimden üstün göstermeye çalışma çabası, ancak son derece akılsız insanların yapabileceği bir teşebbüstür. Sırf cahil değil, akılsız diyorum, zira günümüzde her yerde bilgiye ulaşma imkânları daha birkaç on yıl önce hayâl bile edilemeyecek düzeylere ulaşmıştır. Bu bilgiye ulaşmak yerine ilk ve Orta Çağların efsanelerinden medet umarak yaşamak insanlığa yakışmaz.

Türkiye’deki korkunç durum ise, böyle insanlığa yakışmayacak, halkımızı dünyadaki en cahil, en zavallı toplumların düzeyine iteleyecek, bizzat dini inançlara da zarar verecek akılsızlıkların bizzat bakanlık eliyle okullarımıza pazarlanmasıdır. Bu nedenle burada birkaç kez tekrar ettiğim bir iddiamı yinelemek istiyorum: Sayın Milli Eğitim Bakanımız ve kurduğu ekibi, şu anda Türkiye’nin başındaki en büyük tehlikedir ve behemehâl bertaraf edilmesi ulusal bekamız için bir zarurettir. Eğitimi zehirlenen nesillerin tedavisi uzun on yıllar alır ve belki de ülke ve ulus tamamen elden çıkmadan gerçekleştirilemez. Filhakika, bu korkunç tehdit karşımıza her gün yeni bir marifetiyle çıkmakta, çok kıymetli olan vakit kaybedilmektedir. Aklımızı başımıza alalım, yoksa içinde ve uğrunda o aklımızı kullanabileceğimiz bir vatanımız ve bir ulusumuz kalmayacaktır!

Celal Şengör
Aptalı Tanımak
Değer dediğimiz kavram, karşımızdakine değil, karşımızdakine biçtiğimiz kadarıyla kendimize atfettiğimiz, kendimize ait bir zihinsel eylemdir. Diğer bir deyişle, bizim değer algılarımızla, karşı tarafa hangi ölçüde değer atfettiğimize bağlı olarak kendimizi ne kadar değerli gördüğümüzle ilgilidir. 

Başka türlü söylemek gerekirse, karşımızdakine herhangi bir özelliği, davranışı veya düşüncesi nedeniyle değer verdiğimizi düşündüğümüzde o değere ihtiyacı olan bizzat kendimizizdir. Çünkü, o değer ile karşımızdaki değil biz tatmin oluruz. Daha da açık söylemek gerekirse, biz kendimizde değerli gördüğünüz bir davranış veya düşüncenin karşı tarafta da benzerini arayıp kendimizin onaylanma ihtiyacını gideririz. Bu onaylanmaya bağlı olarak, kendi öz güven mekanizmamız devreye girer, buna bağlı olarak da öz saygımız artar ve nihayetinde o kişi veya grup tarafından kabul görme ve statü edinme şansını elde ederiz. 

Ayrı kişilerin, aynı kişinin aynı özelliklerine (düşünce, davranış) istinaden farklı değer atfetmesine bakarak, aynı kişinin birden fazla değeri olduğunu söyleyemeyiz. Farklı kişilerin, aynı kişinin aynı davranış ve düşüncesine farklı değer atfetmesi, değer atfeden kişilerin, küçüklükten itibaren, değer denilen düşünce ve davranışları farklı algılarla kanıksaması, önemsemesine dayalı inançtan, içselleştirmesinden kaynaklanır. Yani, herkesin değer algısının/yargısının farklı olması, bunun nedenidir. 

Şu halde, her bir kişinin küçüklüğünden itibaren yetişme ve yetiştirilme şekline göre neyi kendisi için önemsiyor ve değer olarak kabul ediyorsa, farklı kişiler bu algı derecelerine bağlı olarak, karşısındakinde, kendisi için önem verdiği ve dolayısıyla değer verdiği şeyi göreceklerdir, öne çıkartacaklardır. Yani, karşı tarafa değer verdiğini düşünen kişinin bu değer için ne derece önemli gördüğüne bağlı olarak, o düşünce veya davranışını yani kendi değerini ortaya koyuyor demektir. 

Özetle, karşımızdakine bir değer veriyoruz (veya vermiyoruz) demek, kendimize değer veriyoruz veya vermiyoruz demektir. Karşımızdakine değer veriyoruz demek, değer olarak gördüğünüz o şeyi kendinizde görme isteğidir. Karşınızdakine herhangi bir düşünce veya davranış için değer vermiyorsunuz demek, kendinizde o davranış veya düşünceyi görmek istemiyorsunuz demektir. 

Eğer, değer kavramını bu anlamda biraz daha genişletir ve konuyu gelenek-görenek, örf-adet, din ve benzeri kavramlar için de değerlendirirsek, bu değerlere sahip kişi veya toplumlar arasındaki hasmane duyguların nedenine de ulaşmış oluruz. 

Kişisel veya toplumsal değerler arasındaki hasmane duygular veya çatışmaların nedeni, yukarıda da ifade edildiği gibi, başkasında görmek istemediği değerleri, kendisinde de görmek istememesi ve aynı zamanda, karşı tarafın değerlerinin, bizim değerlerimizi etkileme, değiştirme, bozma, asimilasyona uğratma, yok etme endişe ve korkusudur. Kendi değerlerimizi korumaya yönelik güven ortamı sağlandığında ve kendi değerlerimize olan inancımızın derecesinin yüksekliği oranında, bahsi geçen hasmane duyguları zaten hissetmezdik. 

İşte, aynı ortak değerler algısına sahip arkadaş, grup veya toplumlar bir araya gelerek yaşarlar, varlıklarını sürdürürler. Değer dediğimiz bu kavramlar (düşünceler/davranışlar) bireylerin, kendilerini güvende hissetmeleri, karşı tarafın düşünce ve davranışının, kendisinin karşı taraftan beklediği düşünce ve davranışa uygun düşmesi, dolayısıyla, karşı tarafın dost mu düşman mı olduğunu belirlemesi için gerekli düşünce, davranış/eylem ve inanışlar silsilesidir. 

"Sana değer veriyorum" ifadesinin tam karşılığı, "kendime değer veriyorum, çünkü sen benim benlik algım dahilinde, kendi değerimi anlamamda/algılamamda bir referans oluşturuyorsun, senin sayende kendi değerimi daha iyi anlıyorum" demektir. 

Artık, birisine "sen benim için değerlisin" demekle, ne demek istediğimizi daha iyi biliyoruz.  

Değer, sosyal psikolojinin de konusudur.
İnsan eğitiminin iki amacı vardır:

1) Kişiyi yaşama hazırlamak,

2) kişiye yaşamını sürdürebilmesi için belli bir beceri vermek.

Kişiyi yaşama hazırlamak demek, kişinin içinde yaşayacağı toplumun özelliklerine göre, o toplumla karşılıklı iletişimde bulunmasını sağlamak demektir. Kişiye yaşamını sürdürebilmesi için gerekli bir beceriyi kazandırmak ise, kişinin toplumun ihtiyaç gösterdiği işlerden birinde uzmanlık kazanarak gelirini kazanmasını temin etmek demektir.

Her iki amacın temelinde de toplumla kişinin ilişkisini kurmak yatmaktadır. Bu ilişki iki temel yolla kurulabilir: Birincisi ve ilkel olanı, toplumu belli kalıplar içerisine sokarak her bireyi o kalıplara göre yetiştirmektir. Bu en ilkel toplumlarda fiziki güce sahip bireyin toplumun diktatörü haline gelmesiyle yapılır ki, bu diktatör konumundaki bireye hayvanlar âleminde genellikle alfa erkeği adı verilir. Maymunlardan kurtlara, sürüler halinde yaşayan hayvan topluluklarında alfa erkeği belli bir sayıda dişiyi ve yavruyu kontrol eder. Böyle bir düzende kontrol edilenlerin özgürlükleri sınırlıdır ve sadece alfa erkeğinin istekleri doğrultusunda yaşamlarını sürdürebilirler. Alfa erkeklerinin değişmesi her uzaman şiddet yoluyla olur. Alfa durumuna geçmek isteyen genç bir erkek, yaşlanan alfa erkeğine meydan okur: Yapılan dövüş sonucu alfa erkek ya öldürülür ya da toplumdan dışlanarak yalnız bir yaşama mahkûm edilir.

İlkel insan topluluklarında ise, toplumu diktatörce yönetmek, diktatörün bireysel fiziksel gücünü aşan bir şeydir. Onun için işin içine. düşünce girer. Toplumun diğer öğelerinin düşüncelerini kontrol edebilen, yani onları istediğine inandıran diktatör olur. Dolayısıyla diktatörlük için toplumun bir bütün olarak kabul edebileceği inanç sistemleri geliştirilmelidir. İşte dinler kısmen bu ihtiyaçtan, yani toplumun yönetilmesi için gerekli bir araç olarak ortaya çıkmışlardır. Dinlerin diğer amacı da, bireye yaşadığı çevreyi açıklamaktır: Doğa olayları niçin oluyor, niçin doğuyoruz, niçin ölüyoruz, ölene ne oluyor, gibi sorular her zaman düşünmeyi öğrenen insanı meşgul etmiş olan sorulardır. Bunlara hemen cevap bulamayan ilkel insan, kendince masallar uydurarak bunları izah etmeye çalışmış, bu uğraştan da dinler doğmuştur. Kısaca din, ilkel bir bilim ve aynı zamanda ilkel bir hukuktur.

Din ile bilimin ayrılması kolay olmuştur (ama çok uzun bir zaman almıştır): Dinin getirdiği açıklamaların gözlemle çeliştiğini gören ve bunu dile getiren insanlar yeni açıklamalar arayarak ilk bilim insanları olarak toplumlara yeni bir yöntem öğretmişlerdir. Bu yeni yöntemin temelinde şu iddia vardır: Bireyin dışında gerçek bir dünya vardır. Bu dünyaya ulaşmanın tek yolu gözlem ve muhakemedir. Ancak gözlem işlemini yapan duyularımız mükemmel değildir. Onun için her gözlem muhakeme filtresinden geçirilmelidir. Bu filtre ise sürekli değişmek zorundadır, zira ona temel olacak bilginin kendisi de eninde sonunda gözleme dayanır. O zaman gözlemi ne kadar çok birey yapar ve kendi aralarında gözlediklerini ne kadar özgürce tartışırlarsa o kadar gerçeği yakalama şansı olur. Bu şekilde elde edilen “gerçeklere” dahi tam olarak asla güvenilemez. Bireyin öğrendiği her gerçek muhakkak bir miktar “yanlış” içerir, çünkü her gözlenen nesne veya süreçte gözlenmesi gereken sonsuz öğe vardır. Bunların hepsini gözlemeye ise ne fiziksel idamlarımız, ne de kısıtlı olan ömrümüz müsaade eder (bu ifadenin doğruluğunu anlamak için başparmağınızdaki atomların elektronlarını saymayı deneyin!). Ömrümüzün kısıtlı olması sorununu, bilgi edinme işini nesillere yayarak çözeriz. Fiziksel imkânlarımız ise sürekli gelişmektedir. Kâinatın büyüklüğü her şeyi bilmemize engeldir. Onun için elimizdeki en iyi bilgilerle yaşamak zorundayız ve her şeyi bildiğimizi asla iddia etmemeli, böyle iddialarda bulunanlara asla inanmamalıyız.

Dinler ise, her şeyi bilen birileri (Tanrı, peygamber, papa vs.) olduğunu iddia ederek bu iddiaya inanılmasını isterler. Tarih, bu tür iddiaların hepsinin yanlış olduğunu, yani her şeyi bilenlerin iddia ettikleri bilgilerin de nihayet yanlışlarla dolu insan düşüncesinin ürünü olduğunu göstermiştir. Özgür gözlem denetimine alınamayan düşünce ise diktatörlüklerin temelidir. Türkiye’de din temelli eğitim istemek, ülkeyi yukarıda anlatılan ilkel diktatörlük rejimine mahkûm etmenin hazırlığını yapmak demektir. Din temelli eğitim, şu anda ülkemizin mücadele edilmesi gereken bir numaralı düşmanıdır. Gündelik siyasî çekişmelerin gürültüsünde bu unutulmamalıdır.

Celal Şengör
Aptalı Tanımak
Ama asıl ve en büyük acı belki de yaralarının acısı değildir. En önemli olan, bir saat sonra, on dakika sonra, yarım dakika sonra, biraz sonra, az sonra o anda ruhunun bedeninden ayrılacağını, artık bir insan olmayacağını, bunun kesin olduğunu, en önemlisi de kesin olduğunu bilmendir.

İşte başını giyotinin altına koyuyorsun, kocaman bıçağın yukarıdan aşağı nasıl kayarak geldiğini duyuyorsun… İşte saniyenin o dörtte biri olan süre en korkuncudur… Biliyor musunuz, benim hayal gücümün ürünü değil bunlar. Çoğu kimse aynı şeyi söylemiyor mu? Buna o kadar inanıyorum ki, doğrudan açtım size düşüncemi.

Cinayet işlediği için bir insanı öldürmek, cinayetin kendisinden de büyük bir suçtur. Mahkeme kararıyla öldürmek, eşkıyanın öldürmesiyle karşılaştırılamayacak kadar korkunçtur. Haydutların gece ormanda veya başka bir yerde boğazına bıçak dayadıkları insanın içinde hâlâ bir kurtulma umudu vardır. Son ana kadar kaçıp ya da yalvarıp kurtulabileceğini umar. Oysa burada, bu umutla ölmek on kez daha kolayken, o son umudu da kesinlikle alırlar elinden. Bir karar söz konusudur burada, kaçıp kurtulabilme olasılığı olmayan bir karar. İçinde korkunç bir ıstırabın, dünyada eşi olmayan bir ıstırabın bulunduğu bir karar. Savaşta bir eri getirip, topun namlusunun önüne koyup üzerine ateş edin. Erin içinde hâlâ bir kurtulma umudu vardır. Ama aynı ere ölüm cezasına çarptırıldığı kararını okuyun, ya aklını yitirir ya da ağlamaya başlar. İnsan doğasının buna aklını yitirmeden katlanabileceğini kim söylemiş? Böylesine çirkin, yersiz, anlamsız bir hakarete ne gerek var? Kendisine ölüm kararı okunup acı çektirildikten sonra “Hadi git, bağışlandın” denen biri vardır belki. İşte o anlatabilir bize bunu… Bu acıyı da, dehşeti de İsa anlatmıştır. Hayır, bir insana yapılacak şey değildir bu!

Budala,
Fyodor Dostoyevski
 Unutmayı Unutmak

Unutmanın kendisi unutulduğunda, her şey hatırlanacaktır. Geriye hatırlanmayacak tek bir şey kalacaktır: "Unutmak". Unutmak hatırlanmadığı için her şey hatırlanamamış olacaktır. Kişi, sürekli olarak tek bir şeyi hatırlamak isteyecektir: Nasıl unuttuğunu. Ancak o aşamada esasen bir unutma içinde olacaktır. Tek bir şey dışında her şeyi hatırladığını sanan bu kişi, hatırlamaya çalıştığı şeyin unutmak olduğunu hatırlayınca, aslında "unutmak" eylemini unutmadığını fark edecektir. Çünkü "unutma"yı unutmuştur.

Hatırlamayı Hatırlamak

Paradoksun bu diğer kanadının daha karanlık olduğunu söylemek gerekir. Elimizin içinde her şeyi bilen bir varlık olsun. Bu varlığın bir şeyleri hatırlaması söz konusu mudur? Neyi hatırlayacaktır? Her şeyi bilmek, hiçbir şeyi unutmamak anlamına mı gelir? Eğer öyleyse bir şeyi bilmek, onun hatırda olması demek olmalıdır. Hatırlamak bilinenin yüzeye çıkması ise, öğrenilmiş hatta edinilmiş olsa dahi hatırlandığı ana dek hiçbir şey bilinmiyordur denilebilir mi? Küçük bir girişten sonra kafalar karıştığına göre, bu kısmı biraz açalım.

Neredeyse hiçbir insan, hayatının 91. gününün öğleden sonra saat 16:28’i gösteren noktasında dünyada tam olarak nerede bulunduğunu ve ne yaptığını dış bir destek olmaksızın hatırlayamayacaktır. Buna karşın “ilk yaşımızda hangi şehirde olduğumuz” gibi yüzeysel bir bilgiyi genellikle bir şekilde bilir ve anımsarız. Bu çok makro bir bilgi olmakla birlikte bilgide detaya inildikçe hatırlamanın güçleşmesi beyinde uzun süreli belleğin verileri depolama üslubuyla ilişkilidir. Bilgiyi işlemleme kuramı kabullerine göre, beyinde yeni bilgiler daima eskileriyle etkileşime sokularak kaydedilir ve işleme alınır. Şöyle ki, bir dağ bisikletinin efor sürüşü tekniklerini öğrenebilmeniz için bisiklet kavramına dair temel pedal prensiplerini biliyor olmanız gereklidir. Bir dağ bisikletine bindiğiniz anda bu bilgiler belleğin ana basamaklarından olan işlemsel / işlevsel bellekten (working memory) seçilerek ön plana çıkacak ve aktive olacaktır. Bu aktivasyon, içlerinde elektrokimyasal veri iletimleri gerçekleşen nöronların kolonal halde işbirliğiyle çalışması ve çok alanlı bir etkileşimle olmaktadır (Beyinde yaklaşık olarak yüz milyar sinir hücresi bulunmakta ve her bir sinir hücresi ~15.000 başka sinir hücresine ağ formunda bağlı haldedir).

Bisiklet sürmeyi biliyoruz. On yıldır bir kez dahi bisiklete binmemiş olalım. Ancak çocukluğumuzda çokça sürdük ve pratiğimiz var. Şimdi ise bir dağ bisikletine, hem de ilk kez olmak üzere bineceğiz. Hemen bisiklet dinamiğine ilişkin (elbette çocukluk bisikletimize ilişkin bilgiler) omuriliğimizde kayıtlı motor hareketleri yüzeye çıkaracaktır. Dağ bisikletine ilişkin tek bilgimiz, deneyimlediğimiz küçük bisiklet mekanizması ve ona ilişkin kurallardır. Ancak bu kuralları bile uzun zamandır kullanmamıştık. Peki o ana dek temel pedal prensiplerini “hatırlamıyorduk” diyebilir miyiz? Örneğin üç sene önce bir ağustos akşamı limonata içerken de bisiklet sürmeyi biliyor muyduk? Kritik nokta şu: Gün yüzüne çıkamadığı müddetçe bir bilginin değeri nedir? Körelerek tamamıyla yitirilen sayısız bilginin de varlığı dikkate alınırsa, hiç hatırlanmayacak olan bir şeyin bellekte varlığı ne ile tanımlanmalıdır? “İnsan hatıralardan ibarettir.” aforizmasına akla geliyor. Akla geliyor mu dedim?

Başka bir örnek daha. Elli yıl boyunca oyuncaklarını bir kez dahi görmemiş ve yarım asır sonra odasını toplarken yatağın altındaki oyuncaklarını bulmuş birini düşünelim. Oyuncakları arasında da turuncu bir araba görmüş olsun. Bu kişi, hayatının geride kalan elli yılı boyunca bu arabayı görmemiş, üzerine tek bir şey düşünmemiş, arabayı ona anımsatacak hiçbir dil bağlamı içinde bulunmamış olsun. Şimdi o gün öyle bir şey oluyor ki, yatağının altından çıkardığı turuncu oyuncak arabası, onu tam elli yıl öncesine ışınlayan bir tüpe sokuyor adeta. O oyuncağı nasıl oynadığını, o yaşlarını ve diğer oyuncakları arasında onu ne kadar çok sevdiğini yoğun bir şekilde anımsayabilir. Elli yıldır üzeri bir defa bile açılmamış bir anılar demeti, yaşlı bir zihni tüm canlılığıyla kuşatabilir. İşte özünde beyinde tetiklenen bu şiddetli anı çağırma impulslarının (itkilerin) sebebi amigdaladır. Beynin her iki yarıküresinde bulunan, ismini bademden alan ve badem biçiminde fakat biraz daha büyükçe bir beyin bölgesi olan amigdala, tehlike, öfke, şiddet, coşku, korku gibi kuvvetli hormonal dönüşümlerin denetimini sağlayan ve duygudurum kayıtlarına ilişkin anılar dahi oluşturabilme potansiyeline sahiptir. Özellikle ağır fiziksel veya psikolojik travmalarla birlikte kayıtlı olayları hatırlama eyleminin önemli bir bölümü amigdala aktivasyonları sayesinde gerçekleşmektedir. Şimdi bu kısa bilgilerden sonra sorumuza geri dönebiliriz. Bu yaşlı kişi oyuncağını bütünüyle unutmuş muydu? O yatağın altına bakmasa belki de turuncu arabası onun için asla var olmayacaktı. Çünkü bu tarz öznel anılar kolay kolay başkaları tarafından hatırlatılamazlar. Doğrudan zihne düşemeyeceği gibi, birinin ona “senin turuncu bir araban vardı” gibi bir tümceyi  yöneltmesi çok zor olacaktır. Yıllar içinde defalarca oyuncak arabalar görmek, hatta turuncu olanlarını görmek dahi bu anıyı ortaya çıkarmayabilir. İyi düşünün, hepimizde belleğimizin derin kuyularına çoktan gömülmüş olan sayısız nesne, kişi ve olay bulunduğunu fark edeceksinizdir. 

Ontolojik tartışmaların önemli bir kısmının temelinde, algılanan obje veya kavram algılanmadıkça, o objenin süje için var olmadığı görüşü yatmaktadır. Buna göre bir şekilde bilgisine erişemediğim bir dağ, benim için hiç var olmamıştır. Hatırlanmayan şeyler hatırlanana kadar var olmazlar diyeceksek, yazının en başına dönmenin vakti geldi de geçiyor belki de: Tanrı-lar.

Her türlü konuda her şeyi bilen, bildiğini bildiren, bilmediği hiçbir şey olmadığı ve hatta ‘bilmek’ eyleminin başlangıcını dahi bildiğini iddia eden tanrılarımız. Basit bir çıkarım sonucunda bu her şeyi bilen tanrının, varoluş kavramı öncesini dahi bilmek zorunda olduğu, varoluşun geleceği ve dahası biteceği noktayı da bilmesi gerektiği ortaya çıkacaktır. Bu kadar devasa bilişler içinde süzülen bu tanrı yığını için sorgulamaya değer bir şey var. Tanrı bir şeyi hatırlayabilir mi? Hatırlamak unutmuş olmayı şart koşan bir eylemse, tanrı bir şeyi hatırlamak için önce onu unutmak zorundadır. Tanrının unutacağı bir nesne, kavram veya olay nereye gidecektir? İşte bu soruların içinde düğümlenen an: Hiçbir şeyi unutmuyor olmak, hiçbir şeyi bilmiyor olmaktır. Bilinen, doğası gereği unutulmak (en azından detaylarını kaybetmek) zorundadır. Bu konuda genellikle tanrısal mertebedeki bilme ve bilişin, insanın pozitivist mekanik bilişi üzerinden açıklanamayacağı ; tanrının bilime, biyolojiye veya nörolojiye sığmayacağı söylenegelir. Ama ne hikmetse tüm mucizeler bir hatırlatma-dır. Tanrı sürekli olarak insanlara insan anatomisi çerçevesinde hatırlatılır ve bu, materyalist evrene bağımlı bir hatırlatmadır. Savunulan şey bu denli kutsal, bu denli olağanüstü ve materyalötesi olarak betimlenirken onunla bağ kurma yollarının (fiziksel eylemlerin sevap-günahlara denk gelmesi, fiziksel eylemlerle yapılan ibadetler, fiziksel bir enerji olan ses ile dua etme, kalp gözü veya erme sanılan ancak aslında beyin zarında düşünce itkileri ve impulslardan ibaret olan ‘kendini tanrıya adama’ vb.) tamamı gayet de materyalist dünyayı açıklayan, ancak bu düzlemin inceleme aracı olan gerçekliklerdir. Varoluşumuz gereği veya değil, kaçınılmaz veya tercihen; eğer kutsal olan materyal yöntemle açıklanıyorsa o bir materyaldir. Kutsal olan her şekilde materyaldir çünkü bizzat dil, ve onu oluşturan ses fiziksel bir olgudur. Moleküller havada salınır ve titreşirler. Tanrı, özünde sesle övülür. Tanrının hatırlanarak yad edilmesi, zikredilmesi, bu seslerden beyindeki eylem tasarılarına kadar ezelden beri materyal olmuştur. İşte tanrı fikri. İnsanın fizikötesinde olduğunu iddia ettiği şeyi fizikle açıklama gayretinin bitmek bilmez çilesi. İman eden bir kimse, kutsal olan ile kurduğu her ilişkide bu işlemlerin hammaddelerini aklına getirebilirse en azından fizik tanrısını memnun edebilecektir. Bu arada yine aklına getirmek mı dedik?

Öyle ki sapiens sapiens, kendisini tanrının yatağı altında unuttuğu fakat bu kez sonsuza dek bulamayacağı turuncu oyuncak arabası olarak düşlediği anda gerçek tanrıyı hatırlayabilecektir.

Buranuna
Bu yazı, Buranuna'nın blogda yayımlanan ilk yazısıdır. Kendisine hoş geldin diyor, birlikte daha nice ve uzun çalışmalar diliyoruz.
1993 yılında HBB televizyonunda yayınlanan, Erhan Akyıldız'ın yapımcılığını ve moderatörlüğünü yaptığı Yüksek Tansiyon programında karşı karşıya gelen Aziz Nesin ve Abdurrahman Dilipak, Salman Rüşdi'nin o dönem yasaklanan Şeytan Ayetleri adlı kitabı üzerine ve bir kitap yasaklamanın ve hatta İran'da gerek Rüşdi'ye gerek bu kitabın başka dillere tercümesini gerçekleştiren isimlere karşı ölüm fetvası vermesi hakkında karşı karşıya geliyor ve Nesin, İslamcı bakış açısının baskıcı yanını ifade ederken, Dilipak ise bu kitap ve benzeri girişimlerin İslam'a karşı yapılan bir saldırı olduğunu belirtiyor.

Çok iyi bilindiği üzere, 2 Temmuz 1993'de içlerinde Aziz Nesin'in de olduğu ama onun şans eseri kurtulduğu Sivas Katliamı gerçekleştirilmiştir. Oteldeki aydınları öldürmek isteyen gericilerin temel argümanlarından biri, yine Şeytan Ayetleri kitabı, daha doğru bir ifadeyle, onun Türkçeye çevrilmesine karşı olan öfkedir. İşte bu yayında, Nesin böyle bir öfkeye ve katliama gebe olan ve yasaklayıcı, baskıcı, başkalarını öldürmeyi kendine hak gören ideolojik veya dinsel bir tutumun ne denli yanlış olduğunun altını çiziyor.

Her ne kadar bir ateist ile bir şeriatçı karşı karşıya gelmiş olursa olsun, artık televizyonlarda göremeyeceğimiz bir anlatma-dinleme üslup ve saygısı oldukça dikkat çekicidir. Öte yandan, farklı fikirlerin ifade edilebilmesi, hele ki İslam karşıtı sözlerin sarf edilebilmesi ifade özgürlüğü kapsamında aslında ne denli geriye gittiğimizin de bir başka açık göstergesidir.



Hayyam