Zamanda yolculuk yapan bir makine icat edip Dünya’nın ilk dönemlerine gitmeye kalksak kötü bir sürprizle karşılaşırdık. Hava olmadığı için soluk alamaz, birkaç dakika içinde oksijensizlikten ölürdük. Gezegenin oluştuğu ilk dönemlerde atmosferde oksijen yoktu. Bilim insanları bu gazın ancak 2,4 milyar yıl kadar önce oluşmaya başladığını belirtiyor.

Atmosferde oksijenin ortaya çıkması “Büyük Oksidasyon Olayı” olarak adlandırılıyor. Bu ise gezegenin başına gelen en önemli olaylardan biri olmuştur. Zira oksijen olmasaydı yeryüzünde bugün gördüğümüz canlılar da olmayacaktı.

Oksijen Nasıl Oluştu?
Yıllar boyunca bilim insanları ilk oksijenin nasıl ortaya çıktığını araştırdı. Uzun zaman, soluduğumuz havanın oluşmasında canlıların rolü olduğunu düşündüler. Ama herhangi bir canlı değil. Son veriler doğruysa, Büyük Oksidasyon Olayından hemen önce yaşamın kendisi büyük bir değişim geçiriyordu. Olayları anlamada bu evrimsel sıçrama önemli olabilir.

4,5 milyar yıl önce oluşan dünyamız, Büyük Oksidasyon Olayı sırasında 2 milyar yaşındaydı. Üzerinde tek hücreli canlılar yaşıyordu.

Dünyada yaşamın ne zaman başladığını tam olarak bilmiyoruz, ama bu mikroorganizmaların bilinen en eski fosilleri 3,5 milyar öncesine dayanıyor. Bu ise yeryüzünde yaşamın Büyük Oksidasyon Olayından en az bir milyar yıl önce başlamış olduğu anlamına geliyor.

Siyanobakterinin Rolü
Bu basit canlıların Büyük Oksidasyon Olayında rolü olduğu düşünülüyor; özellikle siyanobakteri adı verilen, bazen göllerin ve denizlerin üzerinde mavi-yeşil bir tabaka oluşturan mikroskobik organizmaların. Bu organizmalar ilk ortaya çıktıklarında, güneşten aldıkları enerjiyle su ve karbondioksitten şeker yapmanın yolunu bulmuştu. Yani fotosentez yapıyorlardı. Bugün bütün yeşil bitkiler bu şekilde besleniyor.

Fotosentez sonrasında atık ürün olarak oluşan oksijen bakterinin işine yaramadığından havaya bırakılır. İşte siyanobakterinin havaya oksijen salması sonucu Büyük Oksidasyon Olayı gerçekleşmiştir. Ancak bu, olayın neden ve ne zaman gerçekleştiğini açıklamıyor. Siyanobakteri Büyük Oksidasyon Olayından çok önce ortaya çıkmıştı. Uzmanlar onun yeryüzündeki ilk organizmalar arasında olduğuna inanıyor. Geçmişini 3,5 milyar yıl öncesine dayandıranlar var.

Çok Hücreli Bakteri
Modern siyanobakterinin daha da ilginç özellikleri bulunuyor. Bakterilerin çoğu tek hücreli iken siyanobakteri çok hücreli ve ipliksi bir yapıya sahiptir. Ayrıca çoğu, özel işlevleri olan ve bölünme yeteneğini kaybeden hücreler de üretir. Bazıları, canlılarda kas, sinir, kan hücresi gibi özel hücrelerin başlangıcının burada yattığına inanıyor. Çok hücreli canlıların kökeni ise 2,5 milyar yıl öncesine, Büyük Oksidasyon Olayından önceye dayandırılıyor.

Nedeni ne olursa olsun, oksidasyon gezegende gerçekleşen en önemli olaylardan biridir. Başlangıçta birçok bakteri için ölüm nedeni olan oksidasyon uzun vadede farklı canlı türlerinin, farklı yaşam biçimlerinin gelişmesine olanak sağladı. Canlılar tepkimeli bir gaz olan oksijeni enerji kaynağı olarak kullanmaya başladı.

Oksijen soluyan organizmalar daha aktif ve daha büyük hale gelir. Böylece siyanobakteriden bitkiler ve hayvanlar, süngerler, solucanlar, balık ve nihayet insanın evrimi gerçekleşti. Kısacası, siyanobakteri hakkındaki iddialar doğru ise karmaşık canlıların ortaya çıkması onların sayesinde olmuştur denebilir.


Doğrular vardır. Doğrularımız vardır. Peki, ortak olanlar mı doğrulardır; yoksa ortaklık değerine sahip olmayan göreceli şeyler doğruluk değerine sahip midirler? “Senin için doğruysa, doğrudur.” Sözü ne derece doğrudur?

Felsefede neredeyse bir kuraldır: Taraflar böylesine kolayca hizaya geldiğinde, paylaştıkları bir hata olup olmadığından şüphelenmek gerekir. Bazı durumlarda, iki düşünce çok farklı yaklaşımlarda bulunmasına veya taban tabana zıt olmasına rağmen eşdeğer güdümde algılanılmaktaysa, gözden kaçırılan –belki de görülemeyen- büyük bir hataya sahip olabilmektedir. Doğruluğu ele alacak olursak; hakikat, hatta “mutlak hakikat” nosyonunda bu denli çığır açıcı tartışmalara ya gerek yoksa? Ya doğruluk (ya da hakikat) bir savaşı taşıyabilecek kadar “yüce” bir kavram değilse?

Bu görüşü benimseyen birçok çağdaş filozof bulunmaktadır. Doğrunun teorik olarak “deflasyona” uğratılması yani içeriğinin daraltılması gerektiğini savunan bu düşünürlere “deflasyonistler” denir. Düşüncelerini açıklamak isteyecek olursak; örneğin ben köpeklerin havladığına inanıyorum. Bunu size söylüyorum ve siz de “Evet, bu doğru.” diyorsunuz. Tabi bu cümleyi “Evet, köpekler havlar.” diyerek de belirtebilirdiniz. İki cümlede de aynı şeyi söylediğiniz gibi, aralarında derecesel bir farklılık yoktur. Bilişsel anlamda ifade edecek olursak, herhangi bir P önermesi hakkındaki düşüncelerimizi, P önermesinin doğruluğu ile söylediklerimiz ve P önermesiyle ilgili söylediklerimiz arasında hiçbir fark yoktur. “Doğruluk” bu önermeye ek bir şey ilave etmez. Bu nedenle “doğruluk sanıldığının aksine bir sırra sahip değildir.

Bunun yanı sıra “mutlak bilgi”nin temsilciliğini sahiplenmiş olanlar içinde ‘muhafazakar’ bir grup vardır. Bilginin kesinliğinden öte ona olan ihtiyaçtan bahsederler. Örneğin Papa, yeryüzünde Tanrı’yı temsil eder ve tek otoritenin kendisi olduğunu iddia etmektedir. Bu görüş çerçevesinde verilen vaazlar “mutlak bilgi” olmalıdır. Göreli bir bilgi bu otoriteyi sarsacağı için aksi kabul edilemez. Bu nedenle akılsallığı, nesnelliği ve hakikati öne sürerek hakikatin değişmezliğini destekler.

Her iki grubun sentezlenmiş olması pek önem arz etmiyor gibi görünse de, toplumda yaşayan her bireyin uzlaşım noktası açısından yüksek değere sahiptir. Örneğin “ölüm cezasının verilip verilmemesi” konusunda girişilen bir tartışmada, mutlakçı ya da muhafazakar, bu cezaya karar vermenin güç bir konu olduğunu söylemekte haklıdır. Bu “otorite”, “intikam”, “yasa”, “devlet”, “caydırma” gibi birçok konunun tartışmasını beraberinde getirmektedir. Göreci kişinin bu tür bir mesele üzerindeki kararını, geçmişindeki –örneğin taktir, iğrenme, utanç- birçok etkilere bağlı olacağını söyleyen mutlakçılar, bu konuda da haklıdırlar. Çünkü göreci, vereceği kararda fark edemeyeceği bir şekilde kişisel normlarıyla hareket eder. Ama her ikisi de doğruluk meselesi üzerinde düşünülmüş, ikinci dereceden bir düşünümün – yani doğruluk meselesinin ahlaki bir platformda tartışılmasından çıkan ürünlerin- ölüm cezasına izin verilmesi konusundaki hiçbir iddiasında haklı değildir. Çünkü bu noktada doğruluk değerinin ikinci dereceden tartışılmasının hiçbir pragmatik değeri yoktur.

Daha açık söyleyecek olursak, doğruluk değerinin ölçütlerini kendi açılarından belirten mutlakçılar ve göreciler, “ölüm cezasının uygulanması” konusunda hiçbir uzlaşıma varamadıklarında, tartışılan konunun değerini yitirmiş olurlar. Bu konuda “Ölüm cezasına izin verilmemelidir.” diyebilirsiniz. Ya da bununla aynı anlama gelecek şekilde “Ölüm cezasının verilmemesi doğru olur.”ya da “Ölüm cezasının verilmemesi iyi olur.”diyebilirsiniz. Bunların hiçbiri ilk cümlenizden farklı bir şey ifade etmez ve ilave değer katmaz. Bu tıpkı yükselen bir merdivene benzetilebilir. Aslında bu yatay bir şekilde yerde duran bir merdivendir ve sizi hiçbir yere götürmez.


Daha fazlasını isteyen mutlakçılar ve muhafazakarlar, deflasyonistlerin koltuğunu sarsmaya çalışır. Bu bağlamda “doğruluk” fikrini bir norm ya da araştırma ideali olarak muhafaza etmenin gerekliliğinden söz ederler. Keza, deflasyonistin bu hamleye cevabı, bir fikirde değerli ne varsa bunun zaten kendisinin koruduğunu söylemektir. Bunun yolu ise genelleme yapmaktan geçer. Ancak ve ancak odamda bir masa varsa, odamda bir masa olduğuna inanabilirim. Ancak ve ancak ikinin karesi dört ediyorsa, ikinin karesinin dört ettiğine inanabilirim. Bu türden iddialar “doğruluk” değerine gereksinim duymazlar, ama isterseniz bu önermelerin ikisinin de doğru olduğunu söyleyebilirsiniz. Böylece deflasyonist, doğruluğun, genelleme yapılarak ifadelerin özetlenebileceğini ve hiçbir değer kaybetmeyeceğini gösterir.

Eğer muhafazakarlar hala bir şey istiyor ise, belki de bu, kaygının ifadesi ve ya bir fikrin anlatımı olmaktan çok teşhis ve tedavi edilmesi gereken bir şeyin ifadesidir. Papa, otoritenin sarsılmaması için bu söyleminde ısrarcı olmak ve muhafazakarlar kendi inançlarını savunmak durumda kalacaklardır. Öyle ki tek kitap vardır ve bu kitap tartışılsaydı, herhangi bir ses olarak karşımıza çıkacaktı. Mutlak hakikat özelliğinin yitiminde, savundukları ve inandıkları görüş, sadece ‘keyfi’ olarak nitelendirilecektir. Bu, bütün çabalarının ve ideolojilerinin temek çıkış noktasıdır.

Zira göreciler de bir zafer kazanmış değillerdir. Çünkü onların tek bir “Bu senin görüşün.”ünlemi bile, büyük tartışmalara bile nokta koyabilmektedir. Herkesin farklı görüşleri olduğu bu durumda  “Bu senin kanaatin.” ile biten bütün tartışmalar, çözümsüz kalmış sorunları beraberinde getirecektir. Bu görüşleri birbirimizle paylaşmamıza rağmen toplumsal alana bir kazanımda bulunduramıyor isek, fikirlerimizi beyan etmiş olmaktan öte konuma gidemeyiz.

Eğer bir kabilenin, bir halkın ya da kişinin rastgele söylediği her şeyin doğru olduğunu kabul ediyorsak, bunda saygıdeğer bir şey yoktur. Aynı şekilde, bir görüşe sıkıca tutunup onu savunuyorken, diğer görüşleri sorgusuzca reddediyorsak bunda da saygıdeğer bir şey yoktur. Bu nedenle, farklı görüşleri sentezleyip kendi görüşlerini oluşturabilmek son derece önemlidir. Gruplaşmaya dahil olunduğunda, yeni hiçbir fikir ortaya çıkamadığı gibi ilerleme de kaydedilemez. Ve unutulmamalıdır ki “doğrular” toplumsal bir ehemmiyet içerdiği gibi öznel fikirlerden meydana gelir.

Neviens Nobody
İnsan klonlama hala da etik açısından tartışmalı ve bir ucuyla da bilim kurgunun bir ögesi olarak görülüyor. Ancak hayvan klonlama, nispeten daha ılımlı bir bakış açısıyla değerlendiriliyor. Klonlanan ilk hayvan olan Dolly'nin [1] ardından çeşitli hayvanlar klonlandı şimdiye dek. İlk başlarda bilimsel bir merak ve araştırmanın konusu olan hayvan klonlama, artık ticari bir kimliğe de bürünmüş gibi görünüyor.

Güney Kore'de 2006 yılında kurulan Sooam Biotech adlı şirket, [2] ilk başarılı klonlama işlemini 2008 yılında bir köpek klonlayarak gerçekleştirdi. [3] Artık "seri üretim"e geçen şirketin sitesine girildiğinde, ana sayfada şöyle bir uyarı ile karşılaşılıyor: [4]
Köpeğiniz öldüğünde kadavrayı doğrudan buzdolabına koymayın. Sabırla şu adımları izleyin:
1. Önce ıslak havluya sarın.
2. Daha sonra köpeğinizi bu şekilde dondurucuya değil, buzdolabına koyun.
[*] Canlı doku hücrelerini saklamak için en fazla 5 gününüz var.
Yaklaşık 6 ay evvel, 8 yaşındaki Dylan adlı boksör cinsi köpeklerini beynindeki tümörün etkisiyle oluşan kalp krizi sonucu kaybeden Laura Jacques ve eşi Richard Remde, kendileri için radikal bir kararla çok sevdikleri köpeklerini klonlatmaya karar verirler. Dylan'ın ölümünden 2 hafta sonra Güney Kore'deki Sooam Biotech'e ulaşan numuneden araştırmacılar başarılı bir DNA örneği alarak aynı zamanda bir rekora da imza atar, çünkü ölü bir hayvandan en geç 5 gün içerisinde DNA örneği alınmışken, bu süre ilk defa 2 haftaya kadar çıkmış olur. Bununla birlikte, alınan DNA örneği Britanyalı çifte bir değil, iki köpek yavrusu verilmesini sağlar. [5]

Kaybettikleri köpekleri Dylan ile birebir aynı DNA'yı taşıyan iki yavru köpeğe kavuşan çift, bu işlem için yaklaşık 100,000 dolar harcamış. [6] İşlem ise teoride şu şekilde: Klonlanacak köpekten DNA örneği alınıyor ve daha sonra taşıyıcı başka bir donör köpekten yumurta hücresi alınıyor. Bu yumurta hücresinin özü, yani DNA'sı temizlendikten sonra işlenen iki hücre yeniden taşıyıcı köpeğe enjekte ediliyor. [7]

Hiç kuşkusuz, özellikle etik açısından "seri üretim" şeklinde ve "ticari" bir biçimde "köpek klonlama şirketi" birçok tartışmaya gebe olacaktır. Klonlamanın, ister doğanın alışıldık metotlarına karşı gelmek olarak düşünülsün isterse de bilimin bir zaferi olarak adlandırılsın, hemen her bakımdan insanoğlunun geleceğinde de önemli bir rol oynayacağı kesin gibi görünüyor.

Hayyam

Kaynak:
[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Dolly_(koyun)
[2] http://www.log.com.tr/kopek-klonlama-donemi-basliyor/
[3] http://www.milliyet.com.tr/kopegini-klonlatti-/yasam/magazindetay/06.08.2008/975321/default.htm
[4] http://en.sooam.com/index.html
[5] http://www.telegraph.co.uk/news/science/science-news/12070057/The-Boxing-Day-miracle-of-the-cloned-puppy.html
[6] http://www.cbsnews.com/news/couple-pays-almost-100000-to-clone-late-dog/
[7] http://www.log.com.tr/kopek-klonlama-donemi-basliyor/
Neandertal, modern insan
ve sanal fosil arasında karşılaştırma.
Yeni dijital teknikler sayesinde, fosil kayıtlardaki boşlukları doldurabilmeyi amaçlayan araştırmacılar, Homo Sapiens ve Neandertallerin son ortak atasının 3 boyutlu bir canlandırmasını yaparak, bu türün soyunda kafatasının geçirdiği yapısal evrimi öngördü. Araştırma ortak atanın sanılandan daha önce yaşadığını düşündürüyor.

En yakın tarih öncesi akrabamız olan, nesli tükenmiş Neandertallerle ortak bir atamız olduğunu biliyoruz. Fakat modern insan ve Neandertal soylarının birbirinden ayrıldığı Orta Pleistosen döneme ait fosiller çok az ve küçük parçalar halinde olduğu için, bu ortak ata popülasyonunun nasıl bir görünüşe sahip olduğu hala bir sır.

Yeni araştırmada bilim insanları, iki türün evrimine dair fosillerin kafataslarına dijital “morfometrik” yöntemler ve istatistiksel algoritmalar uyguladı. Bu uygulamalar sonucu ilk defa, Homo sapiens ve Neandertal’in son ortak atasının 3 boyutlu kafatası elde edildi.

“Sanal fosil” 2 milyon yıllık Homo tarihine dair birçok fosilin kafatasında 797 adet referans noktasının belirlenmesiyle ortaya çıkarıldı. Bunların arasında 1.6 milyon yıllık bir Homo erectus fosili, Avrupa’da bulunmuş Neandertal kafatasları ve Cambridge Üniversitesi’nde bulunan 19. yüzyıla ait kafatasları da bulunuyordu.

Örnekler üstündeki bu referans noktalarından, araştırmacıların kafatası yapısı için bir zaman çizelgesi çıkarmasını sağlayan bilgiler toplandı. Daha sonra bu çizelgeye dijital olarak taranmış bir modern kafatasını yerleştirdiler ve referans noktalarına uyacak şekilde kafatasının şeklini değiştirerek, tarih boyunca yaşanan değişimi gözlemlediler.

Bu yöntem Orta Pleistosen (günümüzden 800,000 ila 100,00 yıl öncesine tarihlenen dönem) sırasında iki türün morfolojisinin, ortak atanın kafatasında nasıl birleşmiş olabileceğini ortaya çıkardı.

Ekip daha sonra iki türün birbirinden ayrılmış olabileceği üç farklı zamana denk gelen üç olası ortak ata kafatası şekli üretti. Bu üç tüm kafatasını dijital olarak canlandırdıktan sonra, Pleistosen’e tarihlenen az miktardaki fosillerle ve kemik parçalarıyla karşılaştırdılar.

Böylece üç sanal kafatasından hangisinin Neandertallerle paylaştığımız ortak ataya uygun olacağını, ve bu ortak atanın yaşamasının en muhtemel olduğu zaman dilimini kararlaştırdılar.

DNA’dan yola çıkarak yapılmış önceki tahminler, son ortak atanın 400,000 yıl önce yaşadığını söylüyordu. Fakat sanal fosilden elde edilen sonuçlar, türlerin ayrılmasının 700,000 yıl önce gerçekleştiğini, ve son ortak atanın büyük ihtimalle Afrika’dan çıktığını öne sürüyor. (Ortak ata popülasyonu Avrasya’ya da gelmiş ve bu bölgede de yaşamını sürdürmüştü.)

Üstte: Modern insan kafatası. 19. yüzyılda Güney Afrika’dan elde edilmiş kafatası
artık Cambridge Üniversitesi Duckworth koleksiyonunda.
Ortada: Son ortak atanın sanal fosili.
Altta: La Ferrassie, Fransa’da bulunan 53-66 bin yıllık Neandertal kafatası.
Kafatası Paris’teki Musée de l’Homme müzesinde.
Sanal Ortak Ata Kafatasının İnsan ve Neandertalle Benzerlikleri

Sanal 3 boyutlu fosil, her iki türün de kendine has özelliklerini taşıyor. Örneğin Neandertallerde daha sonra ortaya çıkan kafatasının arkasındaki çıkıntının gelişmeye başladığı görülüyor.

Fakat sanal atanın yüzünde, modern insanların elmacık kemiklerinin altında yer alan girintinin ipuçları da görülüyor. Neandertallerde bu üst çene alanındaki kemikler, daha fazla hava boşluğuna sahip olmaları nedeniyle daha kalındı. Bu yüzden de Neandertallerin yüzünde dışarı doğru bir çıkıntı bulunuyordu.

Sanal atadaki kalın yapılı kaş çıkıntıları hominin soyunun ortak bir özelliği ve hem erken Homo canlılarında hem de Nerandertallerde bulunuyor. Fakat bu özellik modern insanda kaybolmuş durumda.

Cambridge Üniversitesi’nde Leverhulme İnsan Evrimsel Araştırmaları Merkezi (LCHES)’nden Dr. Aurélien Mounier sanal fosilin genel olarak Neandertalleri daha çok andırdığını fakat bunun şaşırtıcı olmadığını söyledi. Çünkü tüm zaman çizelgesi birlikte ele alındığında, kafatası yapısı olarak atalardan gelen modelden sapan tür Homo sapiens’ti.

Üniversiteden diğer bir araştırmacı Marta Mirazón Lahr “Sonuçlarımızın da işaret ettiği gibi, modern insan soyunda daha büyük bir morfolojik değişim hızı olması, Afrika’daki küçük bir topluluk olmaktan 7 milyar nüfusa ulaşan Homo sapiens’in geçirdiği demografik değişiklikler ve genetik sürüklenmeyle tutarlı oluyor.” diyor.

Mounier, son ortak ata popülasyonunun, en geniş kapsamda, büyük ihtimalle Homo heidelbergensis türünün bir parçası olduğunu söylüyor. Homo heidelbergensis günümüzden 700,000 ila 300,000 yıl önce Afrika, Avrupa ve Batı Asya’da yaşamıştı.

Yeni projelerinde araştırmacılar, Homo türü ile şempanzelerin son ortak atasını ortaya çıkaracak bir model üzerinde çalışmaya başladılar. Mounier, “Modellerimiz kesin bir gerçekliği göstermiyor, fakat fosilleirn yokluğunda bu yeni yöntemler herhangi bir paleontolojik soruya dair teorileri test etmek için kullanılabilir.” diyor.

Kaynak
Dinin Dünya için iyi mi yoksa kötü mü olduğu çok uzun bir süredir tartışılmakta olan bir konudur. Bu tartışmaya dahil olan bir grup bilim insanı, sanılanın aksine antik toplumlarda dinin bütünleştirici bir görevi olmadığını, tam tersine dinin insanları 2000 yılı aşkın bir süredir ayrıştırdığını ileri sürdü. Bu iddialarını desteklemek için bilim insanları, erken devlet toplumlarında dinin daha ziyade barış nedeni mi, yoksa çatışma nedeni mi olduğunu inceledi.

Merkezi Florida Üniversitesi ve Kolorado Üniversitesi'nden araştırmacılar, Milattan Önce 700'lü yıllara kadar giden bir dizi Meksika arkeolojik alanından elde ettikleri verileri bir bütün olarak inceleyerek yayınladılar. Current Anthropology akademik dergisinde yayınlanan makaleye göre, devlet halinde yaşayan erken toplumlarda dinin bütünleştirici bir harç görevi gördüğüne dair duyulan yaygın inanç hatalı. 

Araştırmanın başında bulunan Prof. Dr. Arthur A. Joyce ile Doç. Dr. Sarah Barber, Meksika'nın Pasifik Okyanusu kıyısında kalan Rio Verde Vadisi ve Oaxaca Vadisi'nde son birkaç yıldır araştırma yürütüyorlar. Bulgularına göre dini ritüeller, küçük skalada toplumsal bağlar kurulmasını sağlasa da, daha büyük ölçekli enstitülerin gelişimi önünde dini inançlar bir engel teşkil ediyor. Araştırmacıların ele aldıkları zaman aralığı, Milattan Önce 700 ila Milattan Sonra 240 yıllarını kapsıyor. 

Yaptıkları araştırmalar sonucunda, elitlerin dini yaşantıyı domine ederek toplumlar ve tanrıları arasındaki ilişkiyi kontrol aldıklarını ortaya çıkardılar. Bu da, geleneksel toplum liderleri ile çatışmalarına neden oldu. Bu çatışma, başkenti bir tepe üzerine kurulu Monte Alban kenti olan bölgesel bir devletin oluşumuyla sonuçlandı.

Ancak bu noktadan sonra din, daha da fazla çatışmaya neden oldu ve bölgesel devletler kalıcı olamadı. Bu durum, Milattan Sonra 100 civarında devasa tapınakların inşasına neden oldu. Lakin bu tapınaklar, sadece bir asır sonra terk edildi. Kolorado Üniversitesi'nden Prof. Joyce şöyle diyor:
"Hem Oaxaca Vadisi'nde, hem de Aşağı Rio Verde Vadisi'nde din, erken devletlerin ve şehirlerin kurulmasında ve tarihinde büyük bir öneme sahipti. Ancak bu önem, çok farklı şekillerde vuku buldu. Eğer dinin günümüz toplumlarındaki ve politikasındaki yerine bakacak olursak, bu çatışma ortamının geçmişte de yaşanmış olmasına çok da şaşırmamak gerekiyor."
Karanlık olurdu! Çünkü Ay, geceleri Güneş ışığını yansıtır. Ay olmasaydı, gökyüzündeki en parlak cisim Venüs olurdu. 42 milyon kilometre uzakta olan Venüs, 14 bin kere daha az parlaktır.

İnsanlık, Ay'ın olmadığı bir Dünya'da farklı biçimde evrim geçirebilirdi. Gözlerimiz karanlıkta daha iyi görebilirdi.

Gel-gitler Güneş tarafından kontrol edileceği için daha küçük olurdu. Çünkü Güneş, çok daha uzakta bulunuyor.

Günler daha kısa olurdu. Ay'ın sağladığı gel-gitsel ivme, Dünya'nın dönüşünü yavaşlatıyor. Bu olmasaydı, bir gün 6-8 saat sürerdi. Ve bir yılda, 1000-1400 gün olmuş olurdu.

Ama yılda 1-2 santimetre uzaklaşsa bile, 4.5 milyar yıldır Ay'ımız var. Ay'ın olmadığı bir Dünya'yı asla deneyimlemeyeceğiz!



Çeviri: Hayyam
Bizim kadar zeki ve meraklı canlılardan oluşan ve bizim ürettiğimiz bir evrenin tanrısı olmamıza ne kadar kaldı?

İnsanlar meraklı varlıklardır ve bu merak insanların evren içerisindeki yuvası Dünya’da ilginç fikirleri de oluşturmasını sağlar: Tanrılar, evrim, kuantum bilinç ve çoklu evrenler gibi.

Fakat, belki de meraklı varlıklar olarak yaşadığımız ve fikirlerimizi ürettiğimiz bu Dünya, gerçek değildir. Belki de, üstün zekalı başka bir varlığın yarattığı bilgisayar simulasyonu içerisinde yaşıyoruzdur. Bu fikrin sahibi, filozof, Nick Bostrom'a göre; aslında bu fikir varlığımızın açıklanma yöntemlerine çok benziyor.

Bu fikrin inandırıcılığı ya da gerçekliği üzerinden tartışmanın şuan için pek bir önemi yok, buradaki asıl soru: Bu tarz bir simülasyonu bizim oluşturmamız mümkün mü? İnsanların, içerisinde kendi varlıklarını sorgulayabilecek yaratıkların bulunduğu yapay bir evren oluşturmalarının olanağı var mı?

Bu noktadaki ilk gerekliliğin, insan ile aynı zihinsel gelişim aralığında yapay bir zeka oluşturmak olduğunu söyleyebiliriz. Imperial College London'dan  kognitif (bilişsel) robot bilimci Murray Shanahan'a göre; bu zekayı geliştirmek onyıllar da sürecek olsa, yapamayacağımızı söylememiz için hiçbir sebep yok. Shanahan’a göre; insan beyni, fiziğin ötesinde olan sihirli bir yapı değil. Bundan dolayı, tabii ki bizim yapabildiğimiz her şeyi yapabilen fiziksel bir varlık oluşturmamız da mümkündür.

Bunu oluşturmak için de, düşünmeyen bilgisayar gücü geliştirmenin ötesine geçmemiz gerekiyor. University College London'dan Peter Bentley'e göre; bu aşamada yapı, doku ve bağlantılar oldukça önemli; ve henüz beynin yeniden üretilebilmesini sağlayacak detaylı bir beyin şablonuna da sahip değiliz. Fakat, 2013 yılında duyurulan ve 10 yıl sürecek Avrupa Birliği destekli Human Brain Project bu konu üzerinde çalışıyor.

Bir taraftan da, daha basit beyinlerin hali hazırda simüle edildiğini belirtmekte fayda var. OpenWorm olarak adlandırılan projede, küçük iplikkurdu kurtçuğu olan Caenorhabditis Elegans'ın yapay versiyonun son aşamasına gelindi. Bu kurtçuğun ilkel sinir sistemi 302 nöron içeriyor. Görece basit olan bu sinir sisteminin bütün hücreler ile olan bağlantısı ve bütün davranış repertuarı, haritalanıp simüle edilebiliyor.

Acaba, bilim insanlarının bu çalışması bizi tamamen zeki ve gerçeğine benzeyen bir beyin simülasyonuna götürebilir mi? OpenWorm projesinden Stephen Larson bu çalışmanın, tamamen zeki bir yapay beyne giden yolda ilk adım olduğunu belirtiyor.

Fakat, zeki bir beynin kendi varlığını sorgulayacak düzeye gelmesi için, geniş bir skalada duyuya ve etkileşim içerisinde olduğu bir çevreye ihtiyacı var. Günümüz teknolojileri ile henüz bunu başarmaktan uzaktayız. Bentley'in belirttiğine göre; yalnızca bir atomun etrafındaki elektron bulutunun hesaplamaları için bir süper-bilgisayara ihtiyacımız var ve dünyamızdaki atom sayısını düşündüğünüzde, Dünya gibi bir yerin simüle edilmesi için neredeyse sonsuz sayıda süper-bilgisayara gereklilik var. İyi ki, hedefimiz bizim yaşadığımız çevre ile tamamen aynı bir simülasyon yaratmak değil. Fakat, simüle canlıların içerisinde yaşayacağı daha küçük bir çevre geliştirmek mümkün olabilir. Hatta belki de, yaratılan yeni dünyanın içerisine fosiller gömülerek, yapay zekalı canlıların bunların izini sürmesi bile sağlanabilir.

Aslında, Bentley'in belirttiğine göre, bilgisayar yazılımlarının tamamen gerçekten uzak olduğunu düşünmek de yanlış. Yazılım elektron demetlerinden oluşur ─bir tip lepton─ ve bilgisayarınızın elektronikleri içerisinde belirli bir düzende hareket ederler. Peki insan nedir?  Aynı şekilde belirli bir düzende hareket eden kuarklar ve leptonlar demetidir.

İnsan kendi yarattığı canlıların evreninde tanrı rolünü üstlenecek mi yoksa üstlenmeyecek mi, bunu zaman gösterecek. Fakat, bildiğimiz bir şey var ki; her ne olursa olsun insan oluşturmaya, üretmeye, geliştirmeye devam edecek.